24 Şubat 2019 Pazar

91. Oscar Ödülleri Sahiplerini Buldu

Ünlü “and Oscar goes to…” cümlesi bir kez daha yankılandı ve merakla beklenen akademi ödülleri sahiplerini buldu.

İşte gecenin kazananları…

EN İYİ YÖNETMEN

ALFONSO CUARON- ROMA

EN İYİ ERKEK OYUNCU


RAMİ MALEK- BOHEMIAN RHAPSODY

EN İYİ KADIN OYUNCU

Olivia Colman – The Favourite

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU

REGINA KING-IF BEALE STREE COULD TALK

En iyi yardımcı kadın oyuncu kategorisinde If Beale Street Could Talk (Beale Sokağı Konuşabilseydi) filmiyle ödülün kazananı Regina King oldu. King böylece ilk adaylığında ilk Oscar’ını kazanmış oldu

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU

MAHERSHALA ALİ-GREEN BOOK

Ali, 2017 yılında Moonlight filmiyle de aynı ödülü alarak Oscar kazanan ilk Müslüman oyuncu olmuştu.

YABANCI DİLDE EN İYİ FİLM

ROMA

Yabancı dilde en iyi film Oscar’ı Roma filminin oldu. Ödülün sunuşunu yapan İspanyol oyuncu Javier Bardem, “Duvarsız bir dünya” dedi.

EN İYİ ÖZGÜN SENARYO

Nick Vallelonga, Brian Hayes Currie, Peter Farrelly – Green Book

EN İYİ UYARLAMA SENARYO

Charlie Wachtel & David Rabinowitz & Kevin Willmott & Spike Lee – BlacKkKlansman

EN İYİ MÜZİK

BLACKPANTHER

EN İYİ ŞARKI

Shallow – A Star Is Born

EN İYİ BELGESEL FİLM

FREE SOLO

EN İYİ KISA BELGESEL

Period. End of Sentence

EN İYİ GÖRSEL EFEKT

FIRSTMAN
EN İYİ KOSTÜM

BLACK PANTHER

EN İYİ PRODÜKSİYON

BLACK PANTHER

EN İYİ KURGU

BLACKPANTHER

EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ

ALFONSO CUARON- ROMA

EN İYİ ANİMASYON

Spider-Man: Into the Spider-Verse

EN İYİ KISA ANİMASYON

BAO-PIXAR

EN İYİ KISA FİLM

SKIN

EN İYİ SES KURGUSU VE EN İYİ SES EFEKTİ

BOHEMIAN RHAPSODY

En iyi ses kurgusu ve en iyi ses efekti ödülleri Bohemian Rhapsody’nin oldu. Ödülü Paul Massey, Tim Cavagin ve John Casali teslim aldı.

EN İYİ SAÇ VE MAKYAJ TASARIMI

VICE

medyabold
Devamını Oku »

Dışişleri Bakan Yardımcısı kaçırmaları kabul etti sayı verdi

Uluslararası hukuka aykırı biçimde yapılan Hizmet Hareketi mensuplarının yurtdışından MİT tarafından kaçırılmaları Dışişleri Bakan Yardımcısı Kıran tarafından rakamlarla kabul edildi.

Dışişleri Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran, bugüne dek yurtdışından kaçırılan Hizmet Hareketi gönüllülerinin sayısının 100’ün üzerinde olduğunu açıkladı.

DHA’nın haberine göre Ordu’ya gelen Dışişleri Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran, AKP Ordu İl Başkanlığı’nı ziyaret etti. Burada basın mensuplarının sorularını cevaplayan Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran, Maarif Vakfı’na devredilen okul sayısının 20’nin üzerinde olduğunu söyledi.

Yurtdışından MİT eliyle kaçırılıp Türkiye’ye getirilen Hizmet Hareketi gönüllüsü sayısı ise Bakan Yardımcısı Kıran’ın verdiği sayıya göre 100’ün üzerinde.

MİT işadamını kaçırmak için GHB kullanacakmış

medyabold
Devamını Oku »

Gazeteci-ressam Zehra Doğan tahliye edildi

Sokağa çıkma yasağı döneminde Mardin Nusaybin’de çizdiği resimleri sosyal medyada paylaştığı ve 10 yaşındaki bir çocuğun notlarını haberleştirdiği için “örgüt propagandası yaptığı” iddiasıyla 2 yıl 9 ay 22 gün hapis cezası verilen Zehra Doğan, kaldığı Tarsus Kadın Kapalı Cezaevi’nden tahliye edildi. Doğan’ı cezaevi çıkışında meslektaşları çiçekle karşıladı.


Mezopotamya Ajansı‘nın haberine göre Doğan’ın cezaevi önünde açıklama yapmasına izin verilmedi. Daha sonra konuşan Doğan, “Cezaevinden çıkmak beni mutlu etse de geride arkadaşlarımı bıraktığım için üzgünüm. Şu an cezaevlerinde devam eden açlık grevleri var. Ve durumları her geçen gün ağırlaşıyor. Cezaevlerinde Leyla Güven öncülüğünde başlatılan açlık grevlerine bir an önce ses verilmeli. Doğan, uzun zamandır mesleğinden ayrı kalmasına ilişkin ise “Nerede olursam olayım aranızda olmaya ve mesleğime devam edeceğim” dedi.

kronos
Devamını Oku »

Galatasaray, 90+5’te 3 puanı kaptı

Spor Toto Süper Lig’in 23’üncü haftasında Galatasaray, evinde Akhisarspor’u 1-0 mağlup etti. Galatasaray’a galibiyeti getiren golü 90+5’inci dakikada sarı kırmızılı takımın yeni transferi Kostas Mitroglou kaydetti.

STAT: Türk Telekom

HAKEMLER: Suat Arslanboğa, Serkan Ok, İsmail Şencan

GALATASARAY: Muslera, Mariano, Luyindama, Marcao, Nagatomo, Ndiaye (Dk. 82 Donk), Emre Akbaba (Dk. 46 Selçuk), Feghouli, Onyekuru (Dk. 86 Yunus), Belhanda, Mitroglou

AKHİSARSPOR: Lukac, Zeki, Cocalic, Caner, Kadir, Rotman, Sissoko, Aykut (Dk. 79 Bilal), Onur (Dk. 74 Regattin), Barbosa, Manu (Dk. 82 Cikalleshi)

GOL: Dk. 90+5 Mitroglou (Galatasaray)

SARI KARTLAR: Mariano, Emre (Galatasaray) – Zeki, Rotman, Aykut, Manu, Lukac, Cikalleshi (Akhisarspor)

kronos
Devamını Oku »

İstanbul karlı, Başakşehir kârlı

Devamını Oku »

Old Trafford’da sakata gelen büyük mücadele

Devamını Oku »

Bamteli: HER BELA VE MUSİBET BİR CEZA MIDIR?

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Yol, gösterilmiş; güzergâh, belli; işaretler var, patikaya çıkmamak için… Öyle ihtimam ile bir yol hazırlanmış ki, yürümesini azıcık biliyorsan, hiç sağa-sola toslamadan, patikalara düşmeden, Allah’ın izni-inâyeti ile hedefine ulaşırsın. Fakat kendine azıcık takıldığın zaman, zikzaklar yaşarsın; bu defa tökezlersin, yüzükoyun hâle gelirsin, hiç farkına varmadan.

   İnsan, hiçbir zaman Sahibine (celle celaluhu) karşı küsme tavrına girmemeli; gönlünde hep “Cehennem’e de koysan, eğer gam izhâr edersem kalleşim; yeter ki beni ağyar ateşine yakma!..” mülahazasını beslemeli!..

Onun için ne yapıp yapıp insan, iradesi ile hep O’nun murâd-ı Sübhânîsini hedef almalı. O (celle celâluhu) mutlaka insan için hayır murad buyurur. Hatta sizin zâhiren “şer” gibi gördüğünüz şeylerde de hayır vardır. “Her işte hikmeti vardır / Abes bir iş işlemez Allah!” Kur’an-ı Kerim buyuruyor: وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Nice sevmediğiniz şeyler vardır ki, o sizin için hayırlı olabilir. Ve nice sevdiğiniz şeyler de vardır ki, sizin için şerli olabilir. Allah bilir, hâlbuki siz bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216)

Nice nâhoş gördüğünüz şeyler vardır ki, sizin için mahzâ hayırdır. Bunların bazılarını bize ait bir kısım kusurlardan/hatalardan, bizden beklenen tavrı sergileyemediğimizden dolayı tedip için “şefkat tokatları” şeklinde algılamakta yarar var. Böylece içten -“Kelâm-ı nefsî” mi diyeyim, yoksa “hiss-i nefsî” mi diyeyim, ne diyeyim; onunla- dahi olsa (her şeyin) Sahibine (celle celâluhu) karşı “küsme” ifade edecek tavırlardan fevkalade sakınarak, “Acaba ne haltımıza binâen Cenâb-ı Hak bizi böyle tokatladı?” demiş oluruz. Zira مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ “Sana gelen iyilik/güzellik, Allah’tan; fenalık da nefsinden, senin sebebiyet vermendendir!” (Nisa, 4/79) buyuruluyor.

Size gelen iyilikler hepsi Allah’tandır; ekstra, karşılık olmadan, meccanen… Fakat bir kötülüğe maruz kalmış iseniz şayet, o da sizdendir. Ama her başa gelen şey karşısında, “Biz acaba büyük bir halt mı karıştırdık?!” demeliyiz. -Kusura bakmayın “halt” dedim.- “Büyük bir halt mı karıştırdık ki başımıza bunlar geldi?!” Ferden ferdâ (teker teker, her fert açısından), meseleyi o şekilde ele almakta yarar var. O, biraz evvel bahsettiğim o ince duygu, içten küsme, “Böyle değil de keşke şöyle olsaydı! Acaba niye böyle yapıyor ki?!.” düşüncelerine de mani olur.

İşlerinde, icraât-ı Sübhâniyesinde böyle kelâm-ı nefsî ile bile, tahayyül ile bile O’nu sorgulamaya hakkımız yoktur. Evet, Yunus diliyle, çok iyi biliyorsunuz, “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de câna safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!..” demek düşer bize. “Yansam da ocak gibi, gam eylemem izhâr!..” diyor Ketencizâde hazretleri. “Yansam da ocak gibi, gam eylemem izhâr!..” Şakır şakır belâlar başımdan aşağıya yağsa, gam eylemem izhâr! Fakat bir ikinci mısrası var ki, hafif O’nu sorguluyor gibi bir manaya geldiğinden, Kıtmîr -Ne haddine o büyük insanların sözlerini değiştirmek; fakat işte o ince hesaptan dolayı- değiştirme lüzumunu duyuyorum. Birinci mısra şu: “Yansam da ocak gibi, gam eylemem izhâr!” Cehennem’e koy, kalleşim eğer gam izhâr ediyorsam!.. “Yakma beni ateşlere ey çarh-ı cefakâr!” “Çarh-ı cefakâr” neye diyorsun? O, icraât-ı Sübhâniye, kader programı ise… Öyle diyeceğine şöyle desen olmaz mı? “Yakma beni nâr-ı ağyâra ey Gaffâr u Settâr!” Yakarsan, Kendi ateşin ile yak, ağyâr ateşine yakma beni!..

Bunu şunun için dedim: Bir iç küsme dahi, hafif bir küsme dahi, O’na karşı ciddî saygısızlık ifade eder. Maruz kalınan, dünya kadar şeyler var, bugün de… “Niye bunlar başımıza geldi?” İnsanın içine gelebilir. İnsanız, üzülebiliriz. Fakat hemen geriye dönüp bu meselenin hesabını yapmamız lazım: “Acaba biz, olumsuz bir davranışta bulunduk veya olumlu (yapılması gerekli olan) şeyde kusur ettik de onun için mi bunlar başımıza geldi?!.” Öyle ise, أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ “Bir milyon estağfirullah yâ Rabbi!” demek suretiyle iyiliği Allah’tan, kötülüğü kendimizden bilmemiz lazım. İsterse aslında, nefsü’l-emirde öyle olmasın…

   Bela ve musibet, sadece bir yanlışın cezası veya bir kötülüğün neticesi değildir, aynı zamanda müminler için bir yükseliş vesilesi ve bir mükâfatın mukaddemesidir.

Evet, “İyiliği, Allah’tan; olumsuz şeyleri, kendinden bil!” Böylece maruz kaldığın şeyleri ikinci bir musibete, ikinci bir belâya vesile yapma! Şayet öyle bir iç küsme olursa, hafizanallah, tokadı biraz daha şiddetli olur; böylece adeta “Aklınızı başınıza alın! Benim size merhametim çok engindir.” buyurur. Kudsî hadis-i şerifte, إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِي “Şüphesiz rahmetim, gazabıma sebkat etmiş, onu geçmiştir.” ve bir ayet-i kerimede وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Rahmetime gelince, o her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.” (A’raf, 7/156) buyurduğu gibi… “Benim rahmetim, her şeyden daha vâsi’dir. Ve rahmetim, gazabıma sebkat etmiştir. Ben, sizin için katiyen olumsuz şey düşünmem!..” -Estağfirullah, Zât-ı Ulûhiyet söz konusu olunca, ona “düşünme” denmez.- “Takdir etmem; sizin hakkınızda öyle hüküm vermem!”

Çünkü Allah (celle celâluhu) Erhamü’r-râhimîn’dir. O’nun hakkında terbiye, saygı, edep her zaman korunmalı. Allah hakkında hep edepli olunmalı. Yaradan, O (celle celâluhu); meccânen (karşılıksız).. insan yapan, O; meccânen.. mü’min yapan, O; meccânen.. Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmet yapan, O; meccânen.. âhirzamanda “Kardeşlerim!” dediği zümre içinde sizi yaradan, O; meccânen.. kıymetimizin çok üstünde değişik hayırlı işlere muvaffak kılan, O, meccânen… Bütün dünya çapında açılımlara vesile olabilecek yolları açmış, şehrâhlar oluşturmuş ve siz yürümüşsünüz O’nun lütfuyla… كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi Allah’tan.” Kur’an-ı Kerim diyor: قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “(Ey Rasûlüm) de ki: Hepsi Allah’tan.” (Nisa, 4/78) Hepsi, Allah’tan; bu hayırların hepsi, Allah’tan…

Dolayısıyla hiçbir şeyi, bu iyiliklerin hiçbirini kendimizden bilmeyelim ama fenalıklarda kendimize ayıracak payı da unutmayalım. Bu, bizi bir taraftan tevbeye sevk edecek; bir taraftan da eksiğimizi/gediğimizi tamir etmeye zorlayacak; istiğfara, tevbeye, inâbeye, evbeye zorlayacak ve bunlar da bizim için birer arınma kurnası olacak. Çünkü O, bizi çok seviyor; sevdiğinden dolayı, arınmış olarak huzur-i Kibriyâsına çıkmamızı istiyor. Bazı şeyler ile bizi ikaz ediyor. Babanın-annenin, çok şefkatli oldukları halde, istikametleri adına çocukların kulağını çekmeleri, “Seni gidi yaramaz!” deyip, böyle yapmaları (başlarını hafif okşamaları) gibi… Bunlara “rahmetin tokadı” diyebilirsiniz.

Hazreti Pîr de “şefkat tokadı” diyor. Şefkat tokadı… O “Şefkat Tokatları”nda da evvelâ kendisinin yediği üç tane tokadı anlatıyor. Yemiş mi o; o tokat mı, değil mi? Fakat başkalarının tokatlarını anlatma adına, beraat-ı istihlal (güzel bir başlangıç; nazım ve nesirde maksada ve muhtevaya işaret eden kelime ve deyimlerin yardımıyla konuya ilgi çekici güzel bir üslûpla başlama sanatı) nev’inden kendisiyle başlıyor. “Bakın, ben de âzâde olmadım o tokatlardan, ben de yedim tokadımı. Onun için sizin yediğiniz şeylere ‘tokat’ deyince, sakın sizleri hafife alıyorum, tahkir ediyorum zannetmeyin!” diyor adeta; basiret insanı, idrak insanı, Allah ile münasebetinin farkında olan insan… Baş ağrıttım; meselenin birinci yanı, bu.

İkincisi: Çok değişik vesileler ile min gayr-ı haddin, Kıtmîr kadar, ifade ettiğim üzere, bu peygamberler yolunda hiç kimse bu türlü şeyleri çekmekten âzâde kalmamıştır. İsterseniz gidin Hazreti Âdem’e… Cennet’te yaratılmış, mâyesi tertemiz. Havva validemiz de orada yaratılmış, mâyesi tertemiz. Fakat Cenâb-ı Hak, onları da imtihan etmiş, sonra yeryüzüne indirmiş. Neler çektiklerini Allah bilir!.. Kendi neslinden gelen insanlardan… Düşünün ki çocuklarından birisi diğerini, Kâbil Hâbil’i öldürüyor. Kur’an-ı Kerim’de isimleri zikredilmiyor; fakat evlatlarından bir tanesi, diğerini öldürüyor. Diğeri “Beni öldürsen bile, sana elimi kaldırmam! Allah, seni yaptığın şey ile Cehennem’e sokar!” diyor ve ölüme razı oluyor, elini kaldırmıyor.

Ee Hazreti Nuh’a bakacak olursanız, öyle… Neler çekmiş, tahammül-fersâ… Hazreti Hud; o da onun kadar çekmiş.. Hazreti Salih, Semûd’a; o da onun kadar çekmiş.. Hazreti Lût (aleyhisselam) Sodom’a, Gomorro’ya, Hazreti İbrahim tarafından, Allah’ın peygamberi olarak gönderilmiş, Hazreti İbrahim’in Suhuf’u ile. Fakat orada bir fenalığın önünü alamamış. Sonra Allah, onların altını üstüne getirmek için melekler göndermiş; ona da “Ayrılın buradan!” demiş. Neler çekmiş, neler!..

Hazreti İbrahim, yurdunu, yuvasını terk etmiş.. Babil’de neş’et etmiş; babasından yüz bulamamış, dayısı tarafından yüz bulamamış, çok önemli bir konumda olmasına rağmen. Burası Kenan ilidir, burası Mekke’dir, burası Medine’dir; dolaşıp durmuş, değişik yerlerde bir ikametgâh aramış o yüce peygamber, Allah’ın halîli, dostu. İnsanlığın İftihar Tablosu’na “Allah’ın halîli!” dedikleri zaman, Hazreti İbrahim’in hakkına saygının ifadesi olarak “Halîl, Hazreti İbrahim’dir!” der. Konumu bu; yani gerçek manada, mutlak manada “Allah dostu!” denince, akla gelen insan. “Mutlak zikir, kemâline masruftur.” diye bir söz var; evet, “Allah dostu!” denince Hazreti İbrahim akla gelmeli. Ama İnsanlığın İftihar Tablosu’nun da “Allah’ın halîli” olduğunda şüphe yok, sizin de şüpheniz olmasın! Allah Rasûlü’nün öyle buyurması, O’nun kendine mahsus terbiyesi ve saygısından. Bir de arkasındakilere -sizlere, sizden öncekilere, sizden sonrakilere- terbiye adına talimden ibaret bir şey; esasen, “İşte böyle davranın sizler!” demiş oluyor. Yoksa O, Halîller Halîli’dir, sallallâhu aleyhi ve sellem.

   İnsanlığın İftihar Tablosu’na çektiren Ebu Leheb’lere de, bugün O’nun ümmetine zulmeden, çağın elleri kuruyası zalimlerine de yuf olsun!..

O da neler çekmiş?! Yirmi üç senelik peygamberlik döneminin on sekiz senesi, çekme ile geçmiş. Akla-hayale gelmedik şeyler… Şimdi diyoruz ki, “Bazı kardeşlerimiz zindanlarda işkence görüyorlar. Bazıları şehid oluyorlar. Anne-baba, birbirinden ayrılıyor. Yavru, anneden ayrılıyor… Bunların hepsi muzaaf şekilde O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde olmuş. Ve Kendi de neler çekmiş!.. Öz amcası, Efendimiz’in kızlarını kendi oğulları ile evlendirmiş. Fakat O, peygamberliğini ilan edince, Ebu Leheb, oğullarına “Boşayın O’nun kızlarını!” demiş. وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ اْلأَقْرَبِينَ “Önce en yakınlarını uyar!” (Şuara, 26/214) “En yakınlarını inzâr etmek ile, eğri yolun encâmından sakındırmak ile işe başla!” dendiğinde, O, kavim ve kabilesini toplamış. O’nun o mevzudaki mesajını dinleyince, Ebu Leheb تَبًّا لَكَ demiş, hâşâ ve kellâ. Yeğenine, o güne kadar bağrına bastığı ve süt emmek istediği zaman süt emzirdiği yeğenine -hâşâ ve kellâ, yüz bin defa hâşâ ve kellâ- “Tebben” demiş. “Helâk sana, yuf sana!” demektir, bu. Dolayısıyla, Tebbet Sûresi, onunla (Ebu Leheb ile) alakalı nâzil oluyor. تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ “Esasen Ebu Leheb’e yuf olsun (elleri kurusun, kurudu da)!..”

Bütün Ebu Leheb’lere yuf olsun!.. Her dönemde işkence yapanlara.. Müslümanlara eziyet edenlere.. İslam adına yürünen yolu tahrip edenlere.. köprüleri yıkanlara.. insanlık adına diyalog için koşan insanları düşman ilan edenlere.. onlara “terörist” diyen şom ağızlara, salya atan ağızlara yuf olsun!.. Allah, böylelerinin ağızlarına fermuar vursun; daha büyük kötülükler yapmaktan onları muhafaza buyursun!. Yaptıkları, canavarlıktır; onun ötesinde esasen yapacak bir şeyleri de yoktur. “Herkesin istidadına vâbestedir âsâr-ı feyzi / Ebr-i Nisandan ef’î, sem; sadef, dürdâne kapar.” كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ “Herkes, seciye ve karakterine göre davranır.” (İsrâ, 17/84) “Herkesin istidadına vâbestedir âsâr-ı feyzi; ebr-i nisandan (nisan yağmurundan) ef’î (yılan), sem (zehir kapar); sadef (de), dürdâne kapar.” demişler; denizin dibindeki mercanlar, mercan balıkları, onlar da mercan kapar.

Evet, Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) çekmesine gelmiştik. Mesela bir şey var ki; çok ağır geliyor o. Zannediyorum, kırk-elli gün uykusunu kaçırıyor O’nun. Zaten çok uyuduğu da yok ya!.. Sabahlara kadar ayakta, geceleri kemerbeste-i ubudiyet içinde geçiriyor. Onun için diyorlar: ظَلَمْتُ سُنَّةَ مَنْ أَحْيَا الظَّلَامَ إِلَى * أَنِ اشْتَكَتْ قَدَمَاهُ الضُّرَّ مِنْ وَرَمِ “Ben, o Peygamber’in sünnetine zulmettim ki, ayakları şişmeden yatmıyordu. Ama ben öyle yapmadım, uykum geldiğinde yan gelip kulağım üzerine ‘şey’ gibi yattım!” diyor Bûsîrî, Kaside-i Bürde’sinde. Bununla beraber Efendimiz öyle rahatsız oluyor ki, meleklerden daha mübarek, daha mâsum, daha temiz, daha nezih; ümmet-i Muhammed tarafından “Sıddîka” diye çağırılan annemize iftira karşısında!.. Hazreti Ebu Bekir’e “Sıddîk” deniyor. İki tane peygamber için Kur’an-ı Kerim’de bu tabir kullanılıyor. Hazreti Ebu Bekir’e de “Sıddîk” deniyor ve kızına, kerime-i mükerreme-i mualla-i muhtereme-i mümtâzesine de “Sıddîka” deniyor.

Âişe-i Sıddîka… Hayata gözlerini açtığı zaman, bir talebe gibi İnsanlığın İftihar Tablosu ile yüz yüze geliyor. Burada antrparantez şunu arz edeyim: Bazıları o meseleyi erken evlenme mevzuunda değerlendiriyorlar. Onu (Hazreti Âişe validemizi) İnsanlığın İftihar Tablosu keşfediyor. Annemiz, çok zeki. Düşünün ki dinin yarısına dair hadisler, onun rivayeti ile geliyor; dinin yarısını ifade eden hadisler… Efendimiz’den en fazla hadis rivayet eden sahabiler arasında birinci derecede Ebu Hüreyre, ikinci derecede mübarek, mualla, mümtâze validemiz Hazreti Âişe-i Sıddîka. Konumu, bu. Allah Rasûlü, onu keşfediyor. Ama yanına alıyor onu; tabii nikâh olmayınca, haram olur O’na. Dolayısıyla Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) o mümtaz dimağ ile alakalı elin-âlemin şu veya bu şekilde olumsuz değerlendirmelerine karşı, onu nikâh altına alıyor.

O’nun o türlü şeylere hiç ihtiyacı yok. Hadice Validemiz, bi’set-i seniyyenin sekizinci senesinde vefat ediyor. Hicret’ten bir-iki sene sonra izdivaç yapıyor. Beş sene… Evli bir insanın beş sene bekâr kalmasını düşünün. O’nun o türlü şeyler ile alakası yok. O “Ezvâc-ı Tâhirât” dediğimiz mübarek annelerimizin her biri bir kabileden. Esasen, çok önemli; o kabilelere, onlar vasıtası ile nüfuz etme.. sağanak sağanak vahiy sağanağını bulundukları kabilelere taşıma.. onlar ile Allah Rasûlü arasında irtibatı sağlama… Sonsuz Nur’da (ve yetmişli yıllarda sorulan bir soru üzerine Asrın Getirdiği Tereddütler-1’de) zannediyorum arîz ve amik olarak üzerinde duruluyor bunun. Keşke benim dar idrakim ile anlatılmasaydı; aklı daha geniş, daha kapsamlı olan birisi tarafından daha derince, meselenin felsefesi ortaya konarak anlatılabilseydi!.. Ama o bile çok şey ifade ediyor zannediyorum.

   “O iftiracılara gelince, onlardan her birinin, iktisap ettiği günah nispetinde cezası vardır; bu yaygaranın elebaşılığını yapan şahsa ise cezanın en büyüğü vardır.”

Bu mübarek, bu muallâ, bu mümtâze validemize iftira ediyorlar. Münafıklar, meseleyi büyütüyorlar. Hani şimdi dünyada bir kısım kirli zift medyası var. Hiç olmayacak şeyleri, yalanları, iftiraları, tezvirleri allayarak, pullayarak neşretmek suretiyle birilerini itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar ya!.. Aynen, münafıkların karakterleri… قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ Herkes, karakterinin gereğini sergiler!.. Yadırgamayın çok!..

İyi bir fırsat (!) Peygamberi arkadan hançerleme… Âişe validemiz hakkında “Şu oldu!” filan… Vahiy geleceği âna kadar… إِنَّ الَّذِينَ جَاءُوا بِالإِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ لاَ تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الإِثْمِ وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذَابٌ عَظِيمٌ “O İftirayı çıkaranlar, içinizden küçük bir gruptur. Siz o iftirayı kendi hakkınızda fena bir şey sanmayın, bilakis o sizin için hayırlıdır. O iftiracılara gelince, onlardan her birinin, kazandığı günah nispetinde cezası vardır. Bu yaygaranın elebaşılığını yapan şahsa ise cezanın en büyüğü vardır.” (Nur, 24/11) Nûr sûre-i celîlesinde; hususî ayet nâzil oluyor.

Öyle ki, o iftira karşısında, iffet âbidesi, tıpkı Hazreti Meryem gibi “Keşke bundan evvel ölseydim!” diyor. Oysaki Cenâb-ı Hak, Hazreti Meryem validemize ruhu nefhetmiş; ondan Mesih dünyaya gelecek ve dünyanın yarısına -bir yönüyle- hayat üfleyecek. Ama ona öyle ağır gelmişti ki kocası olmadan, birden bire hamile olma mevzuu, “Keşke daha evvel ölseydim!” demişti. Sonra alttan gelen bir ses, bir yönüyle onu teselli etmişti. Daha çocuk iken, Hazreti Mesih konuşmuştu, Allahu A’lem. Melek de deniyor tefsirlerde. Fakat Kıtmîr’in mülahazası: Hazreti Meryem’in, daha sonra “Bu çocuk nereden?!” falan dendiğinde, çok rahatlıkla, “Kendisine sorun!” demesi için, daha evvel Allah (celle celâluhu) hazırlamıştı onu. Ayaklarının dibinde konuşunca orada, “Bu çocuk yine konuşacak.” itminanı hâsıl olmuştu. Ee ne demişti: قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا “Bebek dile geldi ve konuşmaya başladı: Ben Allah’ın kuluyum; O bana kitap verdi, beni peygamber olarak görevlendirdi.” (Meryem, 19/30) Vukuu muhakkak olan şeyler, mazi kipi ile ifade edilir; Arapça’da bir hususiyet. Daha Peygamber olmamış, peygamberlik gelmemiş, Kitap gelmemiş ama آتَانِيَ الْكِتَابَ “Allah, muhakkak, bana Kitap verdi!” diyor. وَجَعَلَنِي نَبِيًّا “Beni peygamber olarak görevlendirdi.” وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا “Beni mübarek kıldı.” أَيْنَ مَا كُنْتُ “Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı.” Fakat önce Hazreti Meryem böyle bir şey ile, böyle bir imtihan ile karşılaşınca, öyle ağır bir şeye maruz kalmıştı ki, “Keşke ölseydim!” demişti.

İfk hadisesindeki iftira da Hazreti Âişe validemizi öyle çarpmıştı ki annemiz yatağa düşmüştü. Ve nihayet Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanına geldi onun. Kim bilir çend defa yanına geldi-gitti?!. Hazreti Ebu Bekir, en sevdiği insan; o, yıkılmış bir yönüyle.. hanımı, yıkılmış bir yönüyle.. kardeşleri, Muhammed, Abdurrahman yıkılmış bir yönüyle. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayakları titreye titreye geliyor oraya; “Yâ Âişe, ne olur?!.” diyor, “Ne olur?!.” İşte o esnada vahiy iniyor orada. Mübarek validemiz, “Bu, Senin tezkiyen mi; yoksa Cenâb-ı Hakk’ın mı?” O (aleyhissalâtü vesselam), “Allah’ın seni tezkiyesi!” deyince, mübarek validemiz bir taraftan canlanırken, bir taraftan da minnetini Cenâb-ı Hakk’a sunuyor. Ben öyle diyorum. Orada hafif, az, Efendimiz gibi kendisinin de “efendi” bildiği bir insana, hafif sitem edâlı bir şey söylüyor ama minnet ve şükranını Cenâb-ı Hakk’a karşı sunuyor.

   Hangi Hak dostunun hayatını inceleseniz, hal diliyle şöyle dediğini işiteceksiniz: “Üzerime öyle musibetler döküldü ki, gündüzlerin tepesine dökülseydi, hepsi birden gece olurdu!..”

Niye dedim bunu? O büyük insanlar hep çekmişler; büyüklükleriyle mebsûten mütenasip olarak çekmişler. Ebu Bekir, çekmiş; Ömer, çekmiş; Osman, çekmiş; Ali, çekmiş… Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kızlarını boşamış amcasının (Ebu Leheb’in iki) oğlu ve onlar vefat edip gitmişler. Erkek çocukları vefat edip gitmişler. Arkada bıraktığı bir Fatıma validemiz var; onun ile teselli oluyor. Bütün Ehl-i Beyt, ondan dünyaya gelecek. O da Efendimiz’den altı ay sonra ruhunun ufkuna yürüyor. Dayanamıyor herhalde o yokluğa. Ben, yaşını da şöyle tahmin ediyorum: Zannediyorum, evlendiği zaman -Hicret’ten sonra evlenmişlerdi- on yedi, on sekiz yaşlarında var ise, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğünde, yirmi yedi, yirmi sekiz yaşlarında vardı. Efendimiz’den altı ay sonra vefat etti, dayanamadı.

Evet, türbe-i Nebeviyeyi ziyaret ettiğinde demişti ki:

مَاذَا عَلَى مَنْ شَمَّ تُرْبَةَ أَحْمَدَا * أَلاَّ يَشُمَّ مَدَى الزَّمَانِ غَوَالِيَا

صُبَّتْ عَلَيَّ مَصَائِبٌ لَوْ أَنَّهَا * صُبَّتْ عَلَى اْلأَيَّامِ صِرْنَ لَيَالِيَا

“Efendimiz’in mübarek merkadının toprağını koklayan birisine, başka güzel kokuları koklamaya artık ne gerek var?!. Üzerime öyle musibetler döküldü ki, gündüzlerin tepesine dökülseydi, hepsi birden gece olurdu!..” “O’nun mübarek toprağını koklayan bir insan için artık başka ıtriyatı koklamaya lüzum yok!” diyor; kokluyor onu orada, içi yanmış olarak. “Başıma öyle musibetler döküldü ki…” صُبَّتْ عَلَيَّ مَصَائِبٌ لَوْ أَنَّهَا * صُبَّتْ عَلَى اْلأَيَّامِ صِرْنَ لَيَالِيَا “Eğer gündüzler üzerine, o musibetler dökülseydi, bütün gündüzler, geceye inkılap ederdi!” diyor. Bu, o mevzuda, O’nun hicranına dayanamamayı ifade etmenin çok zengince bir misalidir. Tam Peygamber kızı olmaya mahsus bir ifade… Ve altı ay sonra da bir “Şeb-i arûs!” deyip yürüyor, önce Babasının yanına; sonra O’nun elinden tutuyor, yürüyor Huzur-i Kibriyâ’ya. Cenâb-ı Hak, o mübarek annemize bizi de bağışlasın!..

Çekmiş… Hazreti Hasan, zehirlenerek çekmiş.. Hazreti Hüseyin, Kerbelâ’da, Revan nehri kenarında, yanındaki yirmi-otuz insan ile, aile efradı ile o günün Yezîd’i tarafından çekmiş.. ve Müslümanlar, Haccâc tarafından çekmiş; seksen bin insanı, Emevîlerin emriyle, Abdülmelik’in emriyle şehid etmiş, öldürmüş; “Benim saltanatımı kabul edeceksiniz!” diye, “Beni kabul etmiyorsanız, sizin hakk-ı hayatınız yok!” Resim benziyor mu günümüzün tiranlarına?!. Hususiyle çağımızda tiran enflasyonu yaşanıyor; toprak, tiran bitirmek için gayet mümbit!..

Şâh-ı Geylânî, çekmiş.. Muhammed Bahâuddin Nakşibendi, çekmiş.. Necmeddin-i Kübrâ, Moğol işgalinde savaşarak şehid olmuş, büyük veli, Aktâb’dan bir insan.. İmam-ı Rabbânî, zindana atılmış, Müceddid-i Elf-i sânî, Hicri ikinci binin müceddidi. Teker teker o büyükleri ele aldığınız zaman, çekmeyen tek bir insan yoktur; hep çekmişler. Ama son çeken insan var bir tane, Çağın Sözcüsü… Zannediyorum çektiklerini öyle unutmuş ki, hep söylüyorum bunu, çektiklerini anlatırken seneleri eksik söylüyor.

   Çağın Sözcüsü de çok çekmiş ama “Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım! Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur!” demiş.

1925 senesinde Şeyh Said hadisesi oluyor. O zaman ne kadar dişe-tırnağa dokunur insan var ise, hepsini toplamaya karar veriyorlar. O (Hazreti Bediüzzaman) da Erek dağında mağarada inziva yapıyor. Kendi başına orada; her halde yiyecek-içecek götürüyorlar. Van’da… Esas kendisi Bitlis’te dünyaya geliyor, Nurs köyünde; fakat Van’da uzun zaman Tahir Paşa’nın yanında da kaldığından, bir dönemde orada talebe okuttuğundan ve o Van Kalesi’nde kaldığından dolayı, yine orada kalmayı tercih ediyor. O eski talebeleri de herhalde -o mevzu ile alakalı net bir şey bilmiyorum, herhalde- sefer tasları ile bir şey götürüyorlar; orada, bir-iki yudum alıyor, geçiniyor. “Sen de bir şey yapabilirsin!” ihtimali ile onu da alıyorlar. Bakın, bütün paranoyaklar aynı şeyi yapıyorlar: “Sen de bir şey yapabilirsin!”

Şeyh Said, bir şey yapmıyor. Bir düğünde, halk etrafında toplandığından dolayı, kalabalık… O günün serkârı kim ise şayet, “Onlar bir şey yapabilirler!” diye üzerlerine gidiyorlar. “Seni almak istiyoruz!” deyince, o seven insanlar da “Hayır, onu vermeyiz!” diye, orada bir yönüyle meşrû müdafaa gibi bir şey yapıyorlar. Ama mesele “devlete karşı gelme” gibi kabul ediliyor. Derdest ediliyor, öldürülüyor. Tabiî onunla yetinilmiyor, Diyarbakır’daki Şeyh Abdulkadir’e de kıyılıyor. Bir de duyuyorlar, işitiyorlar Erek Dağı’nda bir Said Nursî var imiş, “Bu da bir problem olabilir!” falan diyorlar. Onu da alıyorlar, sürüyorlar. Şeyh Said’e yaptıkları gibi, Vanlılar etrafına toplanıyorlar, “Efendi! Seni teslim etmeyelim!” diyorlar. “Hayır, ben, milletimin bağrına dönüyorum!” diyor. Hep “Milletim!” diyor, Anadolu insanına “Milletim!” diyor. Ve burada arkadan gelen, orada bölücülük yapan insanlara da bir mesaj veriyor, bir reçete veriyor. Hatta o millet için, “Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım! Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur!” diyor.

Şimdi, bazı yerlerde “yirmi beş sene” kaydıyla diyor ki: “Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı Harblerde bir câni gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men’ edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men’ etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.”

Çekmedik şey kalmıyor. Düşünün, Demokratlar iktidar oluyorlar. Mahkemelerden bir tanesi, 58’dedir; Ankara’da o mahkeme oluyor. O mahkemede bile esasen çok ağır ithamlarda bunuyorlar ama salıveriyorlar. İşte iki sene sonra da ruhunun ufkuna yürüyor; 60 senesinde, ruhunun ufkuna yürüyor. O konuda da dediği oluyor: “Ben rahmet-i İlâhiyeden ümid ederim ki: Mevtim, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek!” Ağzın şeker-şerbet yesin, Kevser içsin; Peygamberin eliyle lokmalar yesin! Ne kadar doğru demişsin! Hakikaten de öyle olmuş. Ondan sonra vefalı talebeleri, daha sonra da talebelerinin talebeleri, daha sonra da talebelerinin talebeleri… Siz kendinizi nereye koyuyorsunuz? Talebelerinin talebeleri, talebelerinin talebeleri bütün dünyada ses-soluk oluyor; uykuda olanları bir ezan sesi ile, âdetâ Sabâ nağmesiyle “Kalkın namaza!” diye uyarıyorlar..

Evet, milletinin imanını selamette görme adına her şeye katlanıyor ama çekiyor ve katiyen o millete de küsmüyor, giderken de dargın gitmiyor. Fakat ceddi olan -Seyyid olduğundan dolayı Hazreti İbrahim ile de irtibatı var.- Hazreti İbrahim’in anavatanı Urfa olduğundan dolayı, orada vefat etmeyi düşünüyor ki, Urfa’ya varıyor. Otelde… Vardığı gün… Ben has talebelerinden, rahmetlik -Makamı cennet olsun!- âbide şahsiyet Bayram Ağabey’den dinlemiştim: “Otel odasında, yatakta hep inleyip duruyordu. Öyle ızdırap çekiyordu ki?!.” Tâ Isparta’dan oraya kadar onca yolu araba ile kat’ etmişti. “Hep inleyip duruyordu. ‘Ah ne olur şu iniltiler bir dursa da bir uyusa; bir görsem, bir ferahlasam, içim bir rahat etse!’ diyordum. Bir aralık iniltiler kesilince sevindim; ‘Elhamdülillah, uyudu demek ki!’ dedim. Ama dizimi çektiğim zaman gördüm ki ruhunun ufkuna yürümüş!” O da öbür âleme gitmiş… Çekmiş, çekmiş, çekmiş… Fakat hiç şikâyet etmemiş, hep katlanmış. Arkasındaki o sâdık bendeleri de hepsi o işe katlanmışlar. Çünkü Peygamber Yolu’nun gereği, bu…

Allah (celle celâluhu) mü’minleri -bir yönüyle- dünyadan küstürüyor, arzu ve iştihalarını âhirete karşı kamçılıyor. Size Cenâb-ı Hak böyle bir kamçı vurmuş ise, kendinizi bahtiyar sayın, elhamdülillah!.. “Dünya nimetleri zehirli bala benzer; lezzeti nispetinde elemi de vardır!” diyor Hazreti Üstad. Bence bu elemli lezzetten ise, elemi olmayan lezzeti tercih etmek lazım; o da öbür âlemde…



Yazının Kaynağı: http://www.herkul.org/bamteli/bamteli-her-bela-ve-musibet-bir-ceza-midir/
Devamını Oku »

YENİ Kırık Testi: PEYGAMBER YOLU

   Soru: Peygamber yoluna tâbi olma, mü’minin hayatına nasıl yansır?

   Cevap: Bilindiği üzere usûlüddin ulemasına göre havass-ı selime, akl-ı selim ve haber-i mütevatir olmak üzere ilme götüren yollar üçtür. Bunlardan biri olan aklın kendine göre bir idrak alanı olduğu gibi, sağlam duyu organlarının da kendilerine göre bir duyuş, seziş ve değerlendirişleri söz konusudur. Dolayısıyla insan, bunları yerli yerinde kullanmak suretiyle belli hakikatlere ulaşabilir. Aynı şekilde insan, vicdanını kullanarak farklı enginliklere açılabilir, bir kısım hakikatleri sezebilir. Bergson, vicdanın bu sezgisine “entüisyon” sözüyle yaklaşırken, bunun bizim kültürümüzdeki adı ise “hads”dir.

   Bilgi Kaynağı Olarak Vahiy

Fakat öyle hakikatler vardır ki ne akıl ne duyular ne de vicdan onları göremez, duyamaz, sezemez ve kavrayamaz. Hatta akıl ve duyularla bilinebilecek eşya ve hâdiselerin bile çoğu zaman arka plânlarıyla görülüp keşfedilmesi ve varlığın mahiyet-i nefsü’l-emriyesiyle kavranması mümkün değildir. Çünkü eşyanın, keşfedilip bilinen yönlerinin yanında, akıl ve duyuların kavramada yetersiz kalacağı çok farklı buudları da vardır. Hele Zât-ı Ulûhiyet hakikati, ahiret ve metafizik âlemlerle ilgili konular, akıl ve duyuların kavrama alanının tamamen dışında kalır. İnsan, akıl ve duyularını kullanmak suretiyle Zât-ı Ulûhiyeti hakikatiyle tanıyıp bilemeyeceği gibi, O’na nasıl kulluk yapılacağını da bilemez.

İşte bütün bu mevzularla ilgili saf ve dupduru bilgi Allah katındadır. Âyetü’l-Kürsî’de yer alan, يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلَّا بِمَا شَاءَ “Yarattığı mahlûkların önünde ardında ne var, hepsini bilir. Onlar ise ancak O’nun dileyip onlara öğrettiğini bilebilirler.” (Bakara Sûresi, 2/255) şeklindeki ifadelerden de anlaşılacağı gibi, Allah’ın bildirmesiyle kulları da ilm-i ilâhiden nasiplenirler. Bu sebeple bizler dualarımızda sık sık, اَلّلهُمَّ عَلِّمْنَا مِنْ لَدُنْكَ عِلْمًا “Allah’ım bize nezdinden ilm-i ledün nasip eyle!” diyoruz. Hz. Musa’nın, meydana gelen hâdiseleri arka plânlarıyla kavrayabilmek için Hızır’la (aleyhisselâm) uzun bir yolculuğa çıkması gibi, Allah dostları da uzun seyr u sülûk-i ruhanîlerle ve daha başka yollarla hep eşyanın perde arkasına muttali olmaya çalışmışlardır. Hatta günümüzde aslî hâlini koruyamamış bazı dinlere veya din görünümündeki bir kısım organizasyonlara mensup olan insanlar da yoga ve meditasyon benzeri bir kısım yollarla hakikatin bilgisine ulaşmaya çalışmaktadırlar.  

Fakat bu konuda objektif olan ve asıl itimat edilmesi gereken bilgi, Allah’ın, peygamberleri vasıtasıyla insanlara ulaştırdığı vahiy kaynaklı bilgidir. İşte İslâm âlimlerinin bir bilgi kaynağı olarak ifade ettikleri “haber-i mütevatir” de bundan ibarettir. Kur’ân-ı Kerim, baştan sona kadar bize tevatüren (yalan üzerinde birleşmeleri aklen imkânsız olan bir topluluk tarafından) nakledilmiştir. Aynı şekilde Efendimiz’in Sünnetinin önemli bir kısmı da bizlere -ister lafzen ister manen olsun- tevatüren nakledilmiştir. Kur’ân, Allah tarafından Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) pak sinesine ilka edilen bir vahiy olduğu gibi, aynı şekilde Sünnet-i Sahiha da yine Efendimiz’e Allah tarafından vahyedilmiştir. Şu kadar var ki Kur’ân vahy-i metluv (lafzı da manası gibi Allah’tan olup tilaveti ibadet olan vahiy), Sünnet ise vahy-i gayr-i metluv (manası Allah’tan olmakla beraber lafza dökülmesi Efendimiz’e bırakılan ve tilaveti ibadet olmayan vahiy) olarak isimlendirilmiştir.

Ayrıca Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah tarafından gönderilen ve âyet-i kerimeyle itmam ve ikmal edildiği (tamamlandığı ve kemale erdirildiği) ifade edilen İslâm dinini mükemmel bir şekilde temsil etmiştir. Zaten böyle kâmil bir dini kendi kemal ve tamamiyeti içerisinde arızasız ve kusursuz olarak ancak -Cilî’nin kitabına başlık olarak koyduğu ifadeyle- bir İnsan-ı Kâmil temsil edebilirdi ve etti de. Esasında Kur’ân’ın eksiksiz ve doğru bir şekilde anlaşılması ve tatbik edilmesi de ancak Efendimiz’in bu mükemmel temsiliyle mümkün olmuştur. Dolayısıyla biz, “Peygamber yolu” dediğimizde hem Cenâb-ı Hak tarafından Efendimiz’e indirilen vahyi hem de O’nun bu konudaki mükemmel temsilini anlıyoruz.

   Zât-ı Ulûhiyet Hakkındaki Yanlış Telakkiler

Bizim için bunların tamamı yanıltmaz birer bilgi kaynağıdır. İnsanın, özellikle iman ve ibadetle alâkalı mevzularda doğru yolu bulması ancak bu iki kaynağa (Kur’an ve Sünnet’e) bağlı kalmasıyla mümkün olur. Yoksa ele aldığı meseleleri mişkat-ı nübüvvet altında test ede ede götürmeyen bir insan, farz-ı muhal doğrudan doğruya Zât-ı Ulûhiyetle görüşecek bile olsa, orada dahi hata edebilir. Mesela orada nasıl bir temkin ve teyakkuz gerekeceğini bilemeyebilir, “huzur”un âdâbına riayet edemeyebilir, abd-Mâbud ilişkisinin nasıl kurulacağını idrak ve ihata edemeyebilir. Böyle bir pâyeyi elde ettiği için fahre, ucuba girebilir. Bu sebeple de böyle bir zirveden derin bir çukura düşebilir. 

Aynı şekilde bir insan Zât-ı Ulûhiyet’e karşı derin bir aşk u muhabbet taşıyabilir. Tıpkı Ferhat gibi, Vâmık gibi scvdalanıp Allah aşkıyla yanıp tutuşabilir, O’na kavuşma adına çok ciddi bir iştiyak duyabilir. Bu konuda ahesterevlik yapmayı, delice sevdiği Zât’a karşı ciddi bir saygısızlık olarak görebilir. İşte böyle bir kişi eğer Peygamber yolunda hareket etmiyorsa o da dengeyi koruyamayacak ve belki ellerini kaldırıp, “Allah’ım bir an evvel canımı al da Sana kavuşayım.” diye dua edecektir.

Her ne kadar böyle bir dua aklen güzel görünse de bunda bir dengesizlik söz konusudur ve Sünnet yoluna muhaliftir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, ölümü temenni etmeyi menetmiş, insanın bu mevzuda yapabileceğinin en fazla, “Allah’ım, yaşamamda hayır olduğu sürece beni yaşat, ölümüm hayırlı hale geldiğinde de emanetini al!” diye dua etmesi olduğunu söylemiştir. (Buhârî, merdâ 19; Müslim, zikr 10) Zira bu dünya bir talimgâhtır. İnsan, öbür âleme liyakat kazanmak ve oraya göre bir donanım elde etmek için bu talimgâha gönderilmiştir. Dolayısıyla onun, tıpkı bir asker gibi, kendisini bu dünyaya gönderen Zât tarafından terhisi eline verilinceye kadar sabretmesi ve kusursuz bir şekilde kulluk vazifesini yerine getirmesi gerekir. Peygamber yolunun gereği budur. İnsanın böyle basit bir meselede bile Sünnet yolu olmaksızın doğruyu bulması çok zor olacaktır.

Meselenin daha iyi kavranması adına misal vermeye devam edelim: Bir insan aklıyla bir Yaratıcı olduğunu bulabilir. Fetret devrinde yaşamış olan ve bir peygamberin mesajıyla tanışma imkanı bulamayan pek çok insan gibi kâinattaki harikulâde eserlerden yola çıkarak “Bir Yaratıcı var.” diyebilir. Fakat bir insanın tek başına o Yaratıcının kim olduğu, hangi vasıf ve isimlere sahip bulunduğu, hakkında nasıl bir düşünceye sahip olunacağı gibi hususları bilmesi mümkün değildir. Bu gibi hususları Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vaz’ etmiş olduğu çerçevede ele almayan bir kişi çok yanlış Ulûhiyet telâkkilerine girebilir. Bir dönemde İsrailoğulları’nın yaptığı gibi tecsim düşüncelerine kapılabilir; bazı Hıristiyanlarda veya bir kısım Şia’da olduğu gibi -hâşâ- Allah’ın bir beşerde hulul ve ittihat ettiğine kail olabilir. Ya da Grek felsefesinin tesirinde kalmış olan Mutezile gibi, “Allah, her şeyi maslahata uygun yaratma mecburiyetindedir.” gibi yakışıksız ifadeler ileri sürebilir. Gerçi Allah’ın her icraatında binbir hikmet ve maslahat saklıdır. O, abes fiil işlemez. Ne var ki Allah (celle celâluhu) hiçbir şeyle mükellef değildir; hiçbir şeye mecbur değildir, hiçbir şey O’na vacip değildir. Bu türden ifadeler Ulûhiyet mefhumuyla bağdaşmaz.

Bütün bu düşünceler hangi saikle dile getirilirse getirilsin, isterse bunların arkasında Allah’a karşı duyulan derin bir aşk u iştiyak bulunsun, bunların hepsi Peygamber yoluna muhaliftir. Bu tür konulardaki düşünceler vahy-i semaviye dayanmadığı takdirde -Allah muhafaza- her zaman Zât-ı Ulûhiyet’e yakışmayan bir kısım iddialar dile getirilebilir ve böylece dalâlete düşülebilir.

   Dalâlet ve Şirkten Uzak Kalmanın Yolu

Aslında Cebriye, Mürcie, Müşebbihe ve Mücessime gibi, Zât-ı Ulûhiyetle ilgili düşüncelerinde bir kısım yanlış değerlendirmelere giden fırkaların doğru yoldan sapmalarının temel sebebi de milimi milimine Peygamber yolunu takip etmemeleridir. Müslümanların künde künde üstüne devrildiği bir dönemde yaşayan, onların bütün ceht ve gayretlerine rağmen İslâm kalesinin duvarlarının bir bir yıkıldığına şahit olan büyük bir dimağ bile -pek çok yerde Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in müdafaasını yapmış olduğu hâlde- Tahte sultani’l-kader isimli kitabında, bir kısım hakikatleri değerlendirirken, maruz kaldığı amansız hâdiselerin tesiriyle  cebre saplanmıştır. Hâlbuki bir Arap sözünde ifade edildiği gibi, “Rüzgârlar, gemilerin arzu ettiği şekilde esmezler.” Aynen böyle hâdiseler de insanların keyiflerine göre cereyan etmez.

Zira Âl-i Imrân Sûresi’nde şöyle buyrulmaktadır: قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “De ki, Ey mülk ve hâkimiyet sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden de çeker alırsın; dilediğini aziz, dilediğini de zelil kılarsın, bütün hayır Senin elindedir ve Sen elbette her şeye kadirsin.” (Âl-i Imrân Sûresi, 3/26)

Başka bir âyet-i kerimede ise Rabbimiz şöyle buyurur: وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ “Biz, (mutluluk vaat eden) günleri insanlar arasında döndürür dururuz.” (Âl-i Imrân Sûresi, 3/140). Yani, bir gün birilerine bayram olurken başka bir gün diğerlerine bayram olacaktır. Mülkün gerçek sahibi Allah olduğuna ve O, her icraatında Fail-i Muhtar bulunduğuna göre hiç kimsenin bu konuda itiraz ve şikâyete hakkı olamaz. İşte bu, Peygamber yoludur.

Özellikle şartların oldukça ağırlaştığı ve zulümlerin zulümleri takip ettiği dönemlerde yaşayan insanların, meydana gelen hâdiseler hakkında dengeli düşünebilmeleri ve Zât-ı Ulûhiyet hakkında yanlış bir kısım telakkilere gitmemeleri de ancak Peygamber yoluna tâbi olmalarına bağlıdır. Aksi takdirde onlar, yaşadıkları bir kısım acı ve üzüntülerin de etkisiyle bazen kadere taş atmaya bazen de cebrî bir kısım düşüncelere girmeye başlayabilirler.

Bunun aksi de söz konusu olabilir. Önemli başarı ve muvaffakiyetler elde eden, sürekli zaferler arkasında koşan ve hadiselerin hep istediği yönde cereyan ettiğine şahit olan insanlar da bir süre sonra, -gafil ve cahillerin lakırdıları olan- “yaptık, ettik, kurduk, başardık, tanzim ettik…” gibi bir kısım iddialarda bulunmaya başlayabilir ve böylece öncekilerin dalâlete düşmesi gibi bunlar da bir manada şirke girebilirler.

Peygamber yolunun yolcularına gelince onlar, muvaffak oldukları her başarıyı Allah’tan bilir, yaptıkları hizmetlerde kendilerinin istihdam edildiğini düşünür ve sürekli bütün güzelliklerin asıl sahibi Allah’a şükür ve hamd duygularıyla gerilirler. Onlar cüz’î iradeyi inkâr etmez ve onu, insana ait fiillerin ortaya çıkmasında şart-ı âdi plânında önemli bir sebep görürler ama tesir-i hakikîyi ona vermez, her şeyin yaratıcısının Allah olduğu hakikatini hiçbir şekilde unutmazlar. Dolayısıyla onlar, âdet-i sübhaniyenin gereği olarak insan iradesine gereği kadar nazar atfeder ama Allah’ın iradesini her şeyin üstünde görürler.

Efendimiz’in yaktığı meşalenin altında yürüyen tali’liler, sebep ve sonuçlar arasındaki uyumsuzluğa da takılmazlar. Onlar, hâdiseleri sadece zahirî yanlarıyla değerlendirmeyip işin arka plânını da nazar-ı itibara aldıklarından bu konuda da doğru hükümlere varabilirler. Bu açıdan onlara göre çok küçük sebeplere çok büyük neticelerin bağlanması, esasında Allah’ın büyüklüğünün bir alâmetidir. Öyle ki Rabbimiz, bazen bizim sadece el kaldırıp dua etmemizi bile bir sebep olarak kabul buyurup çok büyük şeyler yaratabilir. Mesela siz, “Allah’ım, yer ve gök ehli arasında bizim için bir sevgi vaz’ eyle!” diye dua edersiniz. Bir de bakarsınız ki bir dönemde sizin dünyanın dört bir yanına dağılmaya başlayan arkadaşlarınız, gittikleri ülkelerin dil ve kültürlerine ait ciddi bir eğitim almamış olmalarına rağmen, bir süre sonra oralarda hüsn-ü kabul görmeye başlarlar. Karşılaştıkları insanlar onlara kol-kanat gerer, onları bağırlarına basarlar. İşte böyle bir neticeyi, bizim ortaya koyduğumuz gayretlerle izah etmek mümkün değildir. Demek ki duaları kabul eden Rabbimiz, yapılan bu duaları karşılıksız bırakmamıştır.

Bütün bunları, diğer iman esasları hakkında da düşünebiliriz. Mesela bir insanın Peygamber yoluna tâbi olmadan nübüvvetle ilgili doğru ve dengeli mülâhazalara sahip olması mümkün değildir. Peygamberlik hakikatiyle ilgili peygamberlerin vaz’ etmiş olduğu disiplinlere uymadığı takdirde her zaman bu konuda mübalağa ifade eden bir kısım iddialarda bulunabilir. Bu hususta tefrit ehli bazıları tarafından onlar, -görevi, yalnızca kendisine inen kitabı insanlara ulaştırmak olan, kavlî-fiilî sünnetinin teşride bir yeri olmayan- hâşâ birer “postacı” gibi değerlendirilebilir. İfrat ehli başkaları ise Zât-ı Ulûhiyet’in kendisini ifade etmesi için peygamberlere ‘muhtaç’ olduğunu ileri sürebilir. Bu tür meseleler mütevatir habere bağlanmadığı, bir otoban olan Sünnet yolu terk edilerek patikalara girildiği sürece daha başka sapmalar da ortaya çıkabilir.

Allah’a nasıl kulluk yapılacağı, hangi amellerin O’nun katında ibadet, taat veya kurbet sayılacağı gibi mevzularda da peygamber öğretisi olmadan doğru tavrın belirlenmesi mümkün değildir. İnsan, bütün bu konularda vahyin aydınlatıcı tayflarına muhtaçtır. O, ibadetlerini, ancak dinin “taabbudî” emirlerine bağlı kaldığı takdirde Allah’ın istediği tarzda yerine getirebilir. Bu tür konularda aklın vereceği bir hüküm yoktur. İnsan, kendi başına yeni ibadet şekilleri ortaya koyamaz. Hatta o, Allah’a daha çok yaklaşma ve daha iyi kullukta bulunma adına Peygamberin talim buyurduğu ibadet şekillerinden daha ağırını ve daha meşakkatlisini ortaya koymuş olsa bile bunların ona hiçbir faydası olmayacaktır. Bilâkis o, bu tavrıyla Fatiha’da ifade edilen “dâllin (sapıtanlar)” ve “mağdûbîn (gazaba uğrayanlar)” zümresine dâhil olacaktır. Bu açıdan ne imana ne de İslâm’a ait meselelerde Peygamber yoluna tâbi olmadan hakikati bulmanın ve orada sabit-kadem kalmanın hiçbir yolu yoktur.

   Tiranların Yolu mu Peygamberlerin Yolu mu?

Yönetim veya sosyal hayatla ilgili meselelerden de misal vermek gerekirse, mesela birileri herhangi bir kademede yönetici olduğu zaman aklına, tecrübesine veya iktidarına güvenerek kimseye danışma ihtiyacı duymadan kendi başına iş yapabilir. “Dediğim dedik” tavırlarla hareket edebilir. Kararlarında kendisini yanılmaz gibi görebilir. Egosu ve kibri kendisini başkalarıyla istişare etmekten alıkoyabilir. Böyle bir insan, mü’min bile olsa tiranların yolunu Peygamber yoluna tercih etmiş demektir.

Zira gözü semalar ötesinde, kulağı Cibril-i Emin’in getireceği mesajla irtibatlı ve vahiyle müeyyet bulunan Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), her meselesini ashabıyla istişare etmiştir. O, hususiyle ashab-ı re’yle görüşmeden hiçbir meseleyi çevresine dayatmamıştır. Hatta zaman zaman kendisi farklı bir görüşte olmasına rağmen sırf istişare disiplinini oturtma ve sahabenin görüşüne değer verme adına kendi görüşünden vazgeçmiştir. Mesela O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Müslümanlar açısından çok önemli olan Uhud Savaşı’nda sahabenin görüşüne göre hareket etmiş, kendisi savunma harbi yapma fikrinde olsa bile Uhud’a çıkmıştır.

Böyle önemli bir meselenin yanı sıra hurmaların aşılanması gibi basit bir mevzuda bile O, أَنْتُمْ أَعْلَمُ بِأَمْرِ دُنْيَاكُمْ “Siz dünyanızın işlerini daha iyi bilirsiniz.” (Müslim, fezâil 141) diyerek sahabeyi hurmaların aşılanmasıyla ilgili uygulamalarında baş başa bırakmıştır. Daha doğrusu bu tür konularda bize bir terbiye öğretmiştir. Dolayısıyla zirvedekilerin çevresiyle istişare yaptıktan sonra, “Ben bu konuyu tekrar tekrar düşünmüştüm ve aklıma böyle gelmişti. Bunu da isabetli görmüştüm. Fakat yine de siz daha iyi bilirsiniz.” diyebilmeleri Peygamber yoluna uygun hareket tarzı olacaktır. Evet, bu yolun gereği, bir insanın, benliğinden ve enaniyetinden vazgeçerek başkalarının duygu ve düşüncelerine kendi duygu ve düşüncelerinin çok ötesinde saygılı olmasıdır.

İnsan daha başta hangi yolu takip edeceğini çok iyi belirlemelidir. Duygu ve düşünceleriyle, hâl ve hareketleriyle firavunların, zorbaların yolundan mı gittiğini yoksa Peygamber yolunu mu izlediğini sık sık gözden geçirmelidir. Bizce tutulup gidilmesi gerekli olan tek yol baştan enbiya-i izamın yolu, sonra da milimi milimine onları takip eden ve en üst seviyede temsil eden sahabenin yoludur.

   Peygamber Yolunun Kutlu Temsilcileri 

Hiç şüphesiz Peygamber yolunu en doğru anlayan ve en güzel şekilde temsil edenler Raşit Halifeler olmuştur. Müslümanlık en duru şekliyle arızasız olarak onlar tarafından temsil edilmiştir. Onun içindir ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Benim ve Râşit Halifeler’in (Benden sonra Benim yolumu, rüşd ve istikamet yolunu takip edenlerin) yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” (Tirmizî, ilim 16; Ebû Dâvûd, sünnet 5; İbn Mâce, mukaddime 6) sözleriyle mü’minleri hem kendi Sünnetine tâbi olmaya hem de Raşit Halifelerin yolundan gitmeye çağırmıştır. Hatta meseleyi Arapça’da kullanılan عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ deyimiyle ifade etmek suretiyle onların yoluna sımsıkı sarılmamızı ve asla bu yoldan ayrılmamamızı vasiyet etmiştir.

Başka bir hadislerinde ise Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), Sahabe efendilerimizin kıymetini, خَيْرُكُمْ قَرْنِي ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ “En hayırlılarınız benim çağımda yaşayanlardır. Sonra onu takip edenler (tâbiîn), sonra da onları takip edenler (tebe-i tâbiîn) gelir.” (Buharî, şehâdât 9; Müslim, fedâilu’s-sahabe 210) sözüyle ifade etmiştir. Eğer siz asırların en hayırlısında yaşayan insanları görmez ve onların yoluna tâbi olmazsanız, Peygamber yolunu doğru anlayamazsınız. Müslümanlığın doğru anlaşılıp doğru yorumlanmasının yolu, bu büyük zatların bu konudaki anlayışlarına müracaat etmek ve arızasız temsillerine bağlı kalmaktan geçer. Bu açıdan Raşit Halifelerin, Ehl-i Beyt’in ve ayırım yapmaksızın bütün Sahabe-i Kiram’ın sevdirilmesi ve onların yolunun nazara verilmesi çağımızın mürşitleri ve inanan insanları için çok önemli bir vazifedir.

Sahabeden sonra ise Peygamber yolunun en güzel temsilcileri mezhep imamları başta olmak üzere selef uleması olmuştur. Dini doğru anlamadan başka hiçbir dertleri olmayan bu büyük zatlar neyin nasıl yorumlanması gerektiğini izah etmişler ve nasların nasıl anlaşılacağına dair çok önemli disiplinler ortaya koymuşlardır. İnsanlığın İftihar Tablosu, insanlığı aydınlatmak için fevkalâde bir donanımla gönderildiği gibi, özellikle İmam Ebû Hanife, İmam Mâlik, İmam Şafiî ve İmam Ahmed İbn Hanbel de bir yönüyle özel donanımlı olarak yaratılmışlardır. Onlar sayesinde dinî mevzularda hiçbir şey muğlak kalmamıştır. Din, onlar sayesinde sahabenin anladığı gibi bize intikal etmiştir. Dolayısıyla Peygamber yolunun anlaşılmasında ve yaşanmasında onların da çok önemli hizmetler yaptıkları iyi bilinmeli, onlara saygıda kusur edilmemeli ve bu büyük müçtehitlerin güzergâhı terk edilmemelidir.

Fakat bu demek değildir ki siz, içinde yaşadığınız çağın şartlarını hesaba katmayacaksınız; konjonktüre bağlı meselelerle dinin aslına dayanan hükümleri birbirinden ayırmayacaksınız. Bilakis, zamanın rüzgârını da arkanıza alacak, temel disiplinlere bağlı kalmak şartıyla onun ortaya koyduğu tefsirden istifade edeceksiniz. Gerektiğinde formatla oynayacaksınız; o dönemde meydana gelen hâdiselerden önemli ilke ve prensipler çıkararak bunları, yaşadığınız çağın şartlarına uygun olarak hayata geçireceksiniz.



Yazının Kaynağı: http://www.herkul.org/kirik-testi/yeni-kirik-testi-peygamber-yolu/
Devamını Oku »

Konya’da Kayseri, başkentte Ankaragücü güldü

Devamını Oku »

‘FETÖ’ ABD için büyük bir tehdit, ortak mücadele etmeliyiz’

Dışişleri Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran Gülen cemaatinin insanlık için ortak bir tehdit olduğunu ve en başta ABD’ye bu tehditle ortak mücadele etmek istediklerini söyledi.

Hürriyet’te yar alan habere göre Yavuz Selim Kıran, “Biz bütün ülkeler ile ilişkilerimizde, FETÖ’nün faaliyet gösterdiği bütün ülkeler üzerinde bu tehdit ile ortak mücadele önemini vurguluyoruz. Bu ülkelerin başında ABD geliyor. 15 Temmuz hain darbe girişimiyle kanlı senaryosunu hayata geçiren ancak daha önce 17-25 Aralık darbe süreçleri olsun gerek ülkemizin en stratejik kurumlarına kılcal damarlarına kadar sızmak süretiyle ülkemizi işgal girişimleri olsun bu tehditi tamamen bertaraf etmek durumundayız. Bunu her şeyden önce milletimizin ve ülkemizin geleceği için yapmak zorundayız. Terörle mücadele samimiyet gerektiren bir husus. Bu samimiyeti de biz müttefiklerimizden de bekliyoruz. 15 Temmuz darbe girişiminin emrini veren FETÖ’nün elebaşı olan bir teröristin, bizim model ortağımız olarak nitelendirdiğimiz ABD’de yaşaması, hala orada hayatını idame ettirmesi kabul edilebilir bir şey değil. Tabii ki bunun bir takım hukuki gereklilikleri var. Bu noktada biz gerekli her türlü hazırlıkları yaptık, müttefikimize teslim ettik. Gereğinin yapılmasını bekliyoruz. Sadece ABD’den değil FETÖ’nün faaliyet gösterdiği her ülkeden bu mücadeleyi bekliyoruz ve bunu beklemek de hakkımız” dedi.

Kıran, “FETÖ, dünyanın yeni nesil terör örgütü olarak bütün insanlık için ortak tehdittir, ortak tehditlerde ortak mücadele ile etkinlik gösterilebilir. Biz buna inanıyoruz. Bu noktada da dünyanın her coğrafyasında  izini sürüyoruz. Gerek okulların iadesi, gerek teröristlerin iadesi noktasında müttefiklerimize hem bunu anlatıyoruz, ısrarla kararlılıkla dile getiriyoruz, hem de gereğinin yapılmasının takipçisi oluyoruz. Bugün 20’nin üzerinde okulları iade edildi. En son Pakistan bu kararı aldı. Afganistan da önemli gelişmeler yaşadık. Bugüne kadar 100’ün üzerinde  terörist ülkemize getirildi. Dünyanın neresinde olursa olsun bu teröristleri takip etmeye ve onlara ülkemize karşı insanlığa karşı işledikleri suçlara karşı hukuk karşısında hesabını sormaya devam edeceğiz.” diye konuştu.

 

kronos
Devamını Oku »

AKP’li Mustafa Şentop, TBMM’nin yeni başkanı oldu

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkan adayı Tekirdağ Milletvekili Mustafa Şentop, üçüncü turda 336 oyla Meclis Başkanı oldu. TBMM’deki salt çoğunluğun oyunu alan Mustafa Şentop, “Bize düşen en önemli görev bu yüce Meclis’e layık olmak, itibarını korumaktır. Adalet ve tarafsızlık anlayışı ile görevimi yürüteceğim” diye konuştu.

TBMM Genel Kurulunda üçüncü tur oylamaya 542 milletvekili katıldı.

Meclis’teki oylamada, AKP Tekirdağ Milletvekili Mustafa Şentop 336, CHP İstanbul Milletvekili Engin Altay 124, HDP İzmir Milletvekili Serpil Kemalbay Pekgözegü 46, İyi Parti Gaziantep Milletvekili İmam Hüseyin Filiz 33 oy aldı. 3 oy da geçersiz sayıldı.

Oturumu yöneten Geçici TBMM Başkanı Celal Adan, seçimin tamamlanmasının ardından, birleşimi, 27 Şubat 2019 Çarşamba günü 14.00’te toplanmak üzere kapattı.

Şentop, birleşimin kapanmasının ardından milletvekillerinin tebriklerini kabul etti.

medyabold
Devamını Oku »

Sansüre 345 Sayfa Yetmedi

Bağımsız kültür ve sanat gazetesi Müstehak, her yıl, kültür sanat olaylarını ‘Sansürsüz Kültür Sanat Yıllığı’ adında raporlaştırıyor. 2018 yılının kültür sanat alanındaki tüm baskı ve sansürlerinin derlendiği ve 36.’sı yayımlanan rapor 345 sayfayı buldu.

SANSÜRSÜZ GÜN YOK GİBİ

Cumhuriyet gazetesinden Mehmet Kızmaz’ın haberine göre Müstehak’ın yılın 12 ayının da sansürle geçtiği belirtilen raporunda olaylar gün gün verildi. Sansürlerden bazıları şöyle: Adana Devlet Tiyatrosu’nun (DT) ‘İndia Bankası’ adlı oyunu yetkisi olmadığı
halde, Batman İl Kültür Turizm Müdürlüğü’nce ‘sansür’ uygulandı. TRT’nin 208 şarkıyı yasakladığı ortaya çıktı.

Gazeteci Büşra Sanay’ın ensesti anlattığı, ‘Kardeşini Doğurmak’ kitabının iki imza günü ‘sakıncalı’ bulunarak iptal edildi. İstanbul Valiliği, ‘Yeva’ adlı filmi yasakladı.

Sanatçı Levent Üzümcü’nün, ‘Anlatılan Senin Hikâyendir’ oyununun Çoruh Üniversitesi’ndeki temsili valilik tarafından, Hatay’daki temsili ise baskı sonucunda iptal edildi.

TBMM’de ‘Çanakkale Anması’ etkinliği için gösterilen bir tiyatroya, Meclis Başkanı İsmail Kahraman tarafından kadın oyuncuların sahneye çıkmaması kararı alındı. Kadınların, Ankara DT Genel Müdürü tarafından da tehdit edildiği belirtildi.

SANSÜR SINIR TANIMADI

Avrupa’nın önemli film festivallerinden Doclisboa’ya, Türkiye Büyükelçiliği tarafından, Yılmaz Güney’in Yol filminin kataloğunda ve bir başka filmin de özetinde yer alan yazıların kaldırılması yönünde baskı yapıldığı belirtildi. Köln’de ise, ressam Ali Zülfikar’ın tabloları bir sergide, Türkiye Başkonsolosluğu’nun şikâyeti üzerine sansürlendi.

Barış Atay’ın oyunu çok sayıda engellemeyle karşılaştı.

ÇOCUK OYUNLARI BİLE YASAKLANDI

Barış Atay’ın sahnelediği, ‘Sadece diktatör’ oyunu bir çok şehirde valilik tarafından yasaklandı. Salonları kontrol eden polis, oyunu sergileyen bazı salonların kapılarına ise kilit vuruldu. Manisa’da, ‘Çevreci Afacanlar’ isimli çocuk tiyatro oyunu MEB tarafından, ‘Savaş karşıtlığı gibi söylemlerin çocuklarımıza sakıncalı’ diyerek yasakladı. Lüküs Hayat müzikalini sahnelemek isteyen Samsun 19 Mayıs Anadolu Lisesi öğrencilerine de MEB, ‘argo ve müstehcen’ bulduğu gerekçesiyle izin vermedi. İstanbul DT’de sahnelenen ‘Avrupa’ adlı oyunda ‘küfür yer aldığı’ gerekçesiyle programdan kaldırıldı. Müjdat Gezen Tiyatrosu’nun Eskişehir’de sergileceği ‘Artiz Mektebi’ için ise Valilik izin şartı koydu. Munzur Kültür ve Doğa Festival’i ve Genç Bi Şenlik Sömestr valilikler tarafından iptal edildi.

Zuhal Olcay’a 11 ay 20 gün hapis cezası verildi

SORUŞTURMALAR SOPA GİBİ KULLANILIYOR

‘Cumhurbaşkanına hakaret’ ettiği gerekçesiyle sanatçı Zuhal Olcuy’a 11 ay 20 gün hapis cezası verildi. Sanatçı Nuri Kurtcebe’de(69), çizdiği bazı karikatürlerden, aynı gerekçeyle 1 yıl 2 ay 15 günlük hapis cezası aldı. Oyuncu Berna Laçin’e, idam karşıtı paylaşımlardan dolayı soruşturma açıldı. Yönetmen Kazım Öz ve oyuncu Orhan Aydın’a da sosyal medya paylaşımları ve katıldığı etkinliklerden dolayı ‘örgüt propagandası’ suçlamasıyla davalar açıldı. Katıldıkları bir TV’de, eleştirel ifadeler kullanan sanatçı Metin Akpınar ile Müjdat Gezen’e de, ‘İç savaş ve darbe çağrısı’ iddiasıyla soruşturma açıldı. Sanatçılar, gözaltına alındıktan sonra adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

TUTUKLANMA SIRADANLAŞTI

Rap sanatçıları Ezhel ve Khontkar, şarkılarından dolayı ‘Uyuşturucu kullanımını özendirmek ve kolaylaştırmak’ suçlamasıyla tutuklandı. Sosyal medya paylaşımlarında, ‘örgüt propagandası’ yaptığı gerekçesiyle, 10 ay 15 günlük hapis cezası alan tiyatro oyuncusu Cenk Dost Verdi, cezaevine girdi. Altın Portakal’da ‘En İyi Sanat Yönetmeni’ ödülü alan Giyasettin Şehir, ‘örgüt üyeliği’ iddiasıyla tutuklandı.

YILLARDIR BASILAN KİTAPLAR YASAKLANDI

Nihat Behram’ın bir kitabı 25 yıl sonra yeniden yasaklandı. Avesta Yayınları’ndan çıkan ve 18 yıldır satılan bir kitabında aralarında olduğu dört kitap yasaklanıp, toplatıldı. Aynı yayınevinin, bir kitap fuarındaki standında, başka bir kitabın daha yasaklı olduğunu gerekçesiyle el konuldu.

medyabold
Devamını Oku »

Sansüre 345 Sayfa Yetmedi

Bağımsız kültür ve sanat gazetesi Müstehak, her yıl, kültür sanat olaylarını ‘Sansürsüz Kültür Sanat Yıllığı’ adında raporlaştırıyor. 2018 yılının kültür sanat alanındaki tüm baskı ve sansürlerinin derlendiği ve 36.’sı yayımlanan rapor 345 sayfayı buldu.

SANSÜRSÜZ GÜN YOK GİBİ

Cumhuriyet gazetesinden Mehmet Kızmaz’ın haberine göre Müstehak’ın yılın 12 ayının da sansürle geçtiği belirtilen raporunda olaylar gün gün verildi. Sansürlerden bazıları şöyle: Adana Devlet Tiyatrosu’nun (DT) ‘İndia Bankası’ adlı oyunu yetkisi olmadığı
halde, Batman İl Kültür Turizm Müdürlüğü’nce ‘sansür’ uygulandı. TRT’nin 208 şarkıyı yasakladığı ortaya çıktı.

Gazeteci Büşra Sanay’ın ensesti anlattığı, ‘Kardeşini Doğurmak’ kitabının iki imza günü ‘sakıncalı’ bulunarak iptal edildi. İstanbul Valiliği, ‘Yeva’ adlı filmi yasakladı.

Sanatçı Levent Üzümcü’nün, ‘Anlatılan Senin Hikâyendir’ oyununun Çoruh Üniversitesi’ndeki temsili valilik tarafından, Hatay’daki temsili ise baskı sonucunda iptal edildi.

TBMM’de ‘Çanakkale Anması’ etkinliği için gösterilen bir tiyatroya, Meclis Başkanı İsmail Kahraman tarafından kadın oyuncuların sahneye çıkmaması kararı alındı. Kadınların, Ankara DT Genel Müdürü tarafından da tehdit edildiği belirtildi.

SANSÜR SINIR TANIMADI

Avrupa’nın önemli film festivallerinden Doclisboa’ya, Türkiye Büyükelçiliği tarafından, Yılmaz Güney’in Yol filminin kataloğunda ve bir başka filmin de özetinde yer alan yazıların kaldırılması yönünde baskı yapıldığı belirtildi. Köln’de ise, ressam Ali Zülfikar’ın tabloları bir sergide, Türkiye Başkonsolosluğu’nun şikâyeti üzerine sansürlendi.

Barış Atay’ın oyunu çok sayıda engellemeyle karşılaştı.

ÇOCUK OYUNLARI BİLE YASAKLANDI

Barış Atay’ın sahnelediği, ‘Sadece diktatör’ oyunu bir çok şehirde valilik tarafından yasaklandı. Salonları kontrol eden polis, oyunu sergileyen bazı salonların kapılarına ise kilit vuruldu. Manisa’da, ‘Çevreci Afacanlar’ isimli çocuk tiyatro oyunu MEB tarafından, ‘Savaş karşıtlığı gibi söylemlerin çocuklarımıza sakıncalı’ diyerek yasakladı. Lüküs Hayat müzikalini sahnelemek isteyen Samsun 19 Mayıs Anadolu Lisesi öğrencilerine de MEB, ‘argo ve müstehcen’ bulduğu gerekçesiyle izin vermedi. İstanbul DT’de sahnelenen ‘Avrupa’ adlı oyunda ‘küfür yer aldığı’ gerekçesiyle programdan kaldırıldı. Müjdat Gezen Tiyatrosu’nun Eskişehir’de sergileceği ‘Artiz Mektebi’ için ise Valilik izin şartı koydu. Munzur Kültür ve Doğa Festival’i ve Genç Bi Şenlik Sömestr valilikler tarafından iptal edildi.

Zuhal Olcay’a 11 ay 20 gün hapis cezası verildi

SORUŞTURMALAR SOPA GİBİ KULLANILIYOR

‘Cumhurbaşkanına hakaret’ ettiği gerekçesiyle sanatçı Zuhal Olcuy’a 11 ay 20 gün hapis cezası verildi. Sanatçı Nuri Kurtcebe’de(69), çizdiği bazı karikatürlerden, aynı gerekçeyle 1 yıl 2 ay 15 günlük hapis cezası aldı. Oyuncu Berna Laçin’e, idam karşıtı paylaşımlardan dolayı soruşturma açıldı. Yönetmen Kazım Öz ve oyuncu Orhan Aydın’a da sosyal medya paylaşımları ve katıldığı etkinliklerden dolayı ‘örgüt propagandası’ suçlamasıyla davalar açıldı. Katıldıkları bir TV’de, eleştirel ifadeler kullanan sanatçı Metin Akpınar ile Müjdat Gezen’e de, ‘İç savaş ve darbe çağrısı’ iddiasıyla soruşturma açıldı. Sanatçılar, gözaltına alındıktan sonra adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

TUTUKLANMA SIRADANLAŞTI

Rap sanatçıları Ezhel ve Khontkar, şarkılarından dolayı ‘Uyuşturucu kullanımını özendirmek ve kolaylaştırmak’ suçlamasıyla tutuklandı. Sosyal medya paylaşımlarında, ‘örgüt propagandası’ yaptığı gerekçesiyle, 10 ay 15 günlük hapis cezası alan tiyatro oyuncusu Cenk Dost Verdi, cezaevine girdi. Altın Portakal’da ‘En İyi Sanat Yönetmeni’ ödülü alan Giyasettin Şehir, ‘örgüt üyeliği’ iddiasıyla tutuklandı.

YILLARDIR BASILAN KİTAPLAR YASAKLANDI

Nihat Behram’ın bir kitabı 25 yıl sonra yeniden yasaklandı. Avesta Yayınları’ndan çıkan ve 18 yıldır satılan bir kitabında aralarında olduğu dört kitap yasaklanıp, toplatıldı. Aynı yayınevinin, bir kitap fuarındaki standında, başka bir kitabın daha yasaklı olduğunu gerekçesiyle el konuldu.

medyabold
Devamını Oku »

Heyecanlı 10 Kış Filmi

Soğuk hava kuzey yarım kürede son haftalarını yaşıyor. Birçok yerde kar yağıyor, Türkiye de bundan nasibini aldı. Bu soğuk havada en iyisi evde oturup film izlemek diyenlerdenseniz sinema yazarı Kerem Akça’nın derlediği soğuk havada geçen en heyecanlı filmleri düşünebilirsiniz. Şimdiden iyi seyirler…

1. FARGO(1996)

Küçük kasaba, büyük suç, ölümcül soğuk..

Coenler’in hamile eşinin (Frances McDormand) kaçırılmasını isteyen bir kocaya (William H. Macy) getirdiği ironik yorum çok lezzetlidir. Ama özellikle de ‘karlı bir mevsim’de içine daha da girilebilir. Karların üzerinde iz bırakarak yürümeyi çözmek isteyenler için birebirdir “Fargo”.

2. DEAD OF WİNTER(1987)

Karlar altındaki korkutucu bir malikaneye kapatılan aktris Kate McGovern, bir anda kendisini bir rehine mizanseninin malzemesi olarak bulacaktır. Hitchcock’un “Vertigo”suna atıfta bulunan, Arthur Penn imzalı eser, Mary Steenburgen’in iki karakteri birden canlandırmasıyla gerilim kat sayısını arttırır. Soğuk havada ‘çiftgezer’ kavramı daha da irkilticidir.

3.SNOWPİERCER-KAR KÜREYİCİ(2013)

İklim değişikliği ile dünyadaki tüm yaşamın bir ‘tren’in içine tıkıldığı melankolik bir bilimkurgu filmi. Joon Bong-Ho’nun yönetmenliğinde bu hareket halindeki aracın kar küreyerek kendini idame ettirmesi esas hedef. Ama Chris Evans, Tilda Swinton, John Hurt, Ed Harris’in dahil olduğu bu yaşam mücadelesi heyecan vericidir.

4.RUNAWAY TRAİN-KAÇIŞ TRENİ(1985)

Hapishaneden kaçış fazlaca filme malzeme olmuştur. Ama hiçbiri buradaki gibi karın olumsuz etkisinden sürükleyici bir macera ve aksiyon damarı çıkarmamıştır. Jon Voight ile Eric Roberts’ın amansız ikilisi halen zihinlerde!

5.AVALANCHE-ÇIĞ (1978)

Corey Allen’ın felaket filmi klasiğinde Rock Hudson, Mia Farrow ve Robert Forster rol alır. Ama yaşam mücadelesiyle oradan buraya koşuşturmacanın yarattığı heyecan tanımsızdır. Halen de bu gerçekçilik tesir edebilir.

6.CLIFFHANGER-DAĞCI (1993)

‘Dağ filmleri’ arasında Stallone etkisiyle özel bir yere sahiptir. Ama onun kovalamacalar ve çatışmalarla dolu ‘yaşam macerası’ sürükleyici hale gelen esas özelliktir. Elbette ıssız dağın katkısıyla…

7.FROZEN (2010)

Kayak yapmak birçok kişi için tehlikelidir. Ama hiç kimse burada telesiyejin tepesinde kalıp neredeyse donma tehlikesi geçirenlerin yaşadıklarını yaşamamıştır. Shawn Ashmore, Emma Bell ve Kevin Zegers’ın azimleri takdir edilmeli.

8.CROSS OF IRON-ŞEREF MADALYASI (1977)

2. Dünya Savaşı’nda Rus-Alman çatışmasını anlatan film, karlar altındaki çatışma sahneleriyle meşhurdur. Sam Peckinpah’ın tarafsız savaş filmi, tamamı İngilizce çekilmemesiyle de dersliktir.

9.A SIMPLE PLAN-BASİT BİR PLAN(1998)

Minnesota’nın dondurucu soğuğunda para bulmak da zor zanaat… Sam Raimi’nin yönettiği filmde Billy Bob Thornton, Bill Paxton ve Bridget Fonda’nın üçkağıtçılık oranı belki de soğuğun katkısıyla artmıştır. Bu sayede ‘kara film’ türü önemli bir film kazanmıştır.

10.JEREMIAH JOHNSON (1972)

“Diriliş”in (“The Revenant”, 2015) de fikir babalarından olan, alternatif dağ adamı öyküsü, western-macera kırması yapısıyla ilginçtir. Robert Redford’un kendisinden çıkmasıyla dikkat çekici bir ‘doğa mücadelesi’ne kaymıştır. Karlı sahneleriyle de iliklerimize işler elbette.

medyabold
Devamını Oku »

Bir haftada 500 dolar değer kazanan Bitcoin eski günlerine geri mi dönüyor?

Piyasaya ilk girdiğinde ortalığı kasıp kavuran, ancak son zamanlarda yaşadığı sert düşüşle gündemde olan Bitcoin, tekrar yükselişe geçti.

Kripto para birimi, tüm dünyada bir anda popüler olarak büyük tartışmalara yol açmasına rağmen önlenemez bir yükselişle tırmanarak birçok insanı zengin etti. Hatta o kadar popüler oldu ki, bir dönem online alışverişlerde ve buna benzer birçok alanda para yerine Bitcoin kullanılması dahi konuşuluyordu.

Henüz daha bu durumun sebep olacağı sorunlar tartışılıyorken Bitcoin birden düşüşe geçti. Dramatik bir biçimde değer kaybeden kripto paranın devri bitti denilirken yine beklenmedik bir durum oluştu ve Bitcoin yükselmeye başladı.

Tekrar güçlenmeye başlayan kripto paranın değeri 8 günde yüzde 15 arttı. Yani son bir hafta içinde Bitcoin 500 dolar değer kazandı.

17 Şubat’a 3 bin 700 dolar seviyelerinden başlayan Bitcoin, şu anda 4 bin 200 doların üzerinde seyrediyor.

Böylece bir süredir yatırımcılarını üzen ve artık bir geçerliliği olmayacağı konuşulan Bitcoin, tekrar konuşulacağı günlerin geldiğinin sinyallerini verdi. Kısa sürede yatırımcılarının yüzünü güldüren kripto para biriminin önümüzdeki günlerde daha da hareketli günler geçireceği tahmin ediliyor.

medyabold
Devamını Oku »

Bir haftada 500 dolar değer kazanan Bitcoin eski günlerine geri mi dönüyor?

Piyasaya ilk girdiğinde ortalığı kasıp kavuran, ancak son zamanlarda yaşadığı sert düşüşle gündemde olan Bitcoin, tekrar yükselişe geçti.

Kripto para birimi, tüm dünyada bir anda popüler olarak büyük tartışmalara yol açmasına rağmen önlenemez bir yükselişle tırmanarak birçok insanı zengin etti. Hatta o kadar popüler oldu ki, bir dönem online alışverişlerde ve buna benzer birçok alanda para yerine Bitcoin kullanılması dahi konuşuluyordu.

Henüz daha bu durumun sebep olacağı sorunlar tartışılıyorken Bitcoin birden düşüşe geçti. Dramatik bir biçimde değer kaybeden kripto paranın devri bitti denilirken yine beklenmedik bir durum oluştu ve Bitcoin yükselmeye başladı.

Tekrar güçlenmeye başlayan kripto paranın değeri 8 günde yüzde 15 arttı. Yani son bir hafta içinde Bitcoin 500 dolar değer kazandı.

17 Şubat’a 3 bin 700 dolar seviyelerinden başlayan Bitcoin, şu anda 4 bin 200 doların üzerinde seyrediyor.

Böylece bir süredir yatırımcılarını üzen ve artık bir geçerliliği olmayacağı konuşulan Bitcoin, tekrar konuşulacağı günlerin geldiğinin sinyallerini verdi. Kısa sürede yatırımcılarının yüzünü güldüren kripto para biriminin önümüzdeki günlerde daha da hareketli günler geçireceği tahmin ediliyor.

medyabold
Devamını Oku »

“Zam” kelimesi CNN Türk’ün lügatinden çıkarıldı

Birgün Gazetesi yazarı Ayşenur Arslan, Aydın Doğan’ın Demirören Medya’ya sattığı CNN Türk haber kanalında editörlere “zam” kelimesinin yasaklandığını yazdı.

Arslan’ın yazısındaki ilgili bölüm şöyle:

“CNN TÜRK editörleri geçen gün haber toplantısında şu talimatı aldılar: Haberlerde ZAM sözcüğü hiçbir vesile, hiçbir gerekçeyle geçmeyecek. Her gün, tanzim satış merkezlerine gidilip uygulamadan memnun vatandaş röportajları yapılacak.

CNN TÜRK böyleyse A Haber’i anlamaya, anlatmaya gerek yok herhalde!”

medyabold
Devamını Oku »

Akaryakıt fiyatlarına bir hafta geçmeden yeni zam: Motorine 24, benzine 16 kuruş

Pazartesi’yi Salı’ya bağlayan gece motorine 24, benzine ise 16 kuruş zam yapılacağı öngörülüyor.

Türkiye’de akaryakıt fiyatı hesaplanırken 3 temel veriye bakılıyor. Brent petrol, uluslararası piyasalarda ürün fiyatı ve dolar kuru. Bunlardaki artış, pompaya zam olarak yansıyor.

Son dönemde brent petrol ve uluslararası piyasalarda benzin fiyatı yükseliyor. Dolar kurunda da yukarı doğru hareket gözleniyor. Uluslararası piyasalarda motorin fiyatı ton başına 575 dolardan 630 dolara çıktı. Benzinin de ton fiyatı 566 dolardan 593 dolara yükseldi. Brent petrolün fiyatı ise 67 doları aştı.

Bu gelişmeler motorin ve benzinde zam baskısı oluşturdu. Hesaplamalara göre motorinde 24, benzinde de 16 kuruşluk zam gündemde.

Benzine hafta başında da 27 kuruş zam yapılmıştı. Zammın Pazartesi’yi Salı’ya bağlayan gece yarısı pompa fiyatlarına yansıması bekleniyor.

medyabold
Devamını Oku »

“Zam” kelimesi CNN Türk’ün lügatinden çıkarıldı

Birgün Gazetesi yazarı Ayşenur Arslan, Aydın Doğan’ın Demirören Medya’ya sattığı CNN Türk haber kanalında editörlere “zam” kelimesinin yasaklandığını yazdı.

Arslan’ın yazısındaki ilgili bölüm şöyle:

“CNN TÜRK editörleri geçen gün haber toplantısında şu talimatı aldılar: Haberlerde ZAM sözcüğü hiçbir vesile, hiçbir gerekçeyle geçmeyecek. Her gün, tanzim satış merkezlerine gidilip uygulamadan memnun vatandaş röportajları yapılacak.

CNN TÜRK böyleyse A Haber’i anlamaya, anlatmaya gerek yok herhalde!”

medyabold
Devamını Oku »

Votes for secular CHP will end up in favor of terrorist organizations, Turkish President proclaims

Seen as a sign of concern over losing altitude in the upcoming local elections on 31 March, Turkish President Recep Tayyip Erdogan, head of ruling AK Party (AKP), said during a rally last week that they couldn’t maintain a consolidation among voters yet.

He pointed to the main opposition, the Republican’s People Party (CHP), as a target and claimed that it cooperates with terrorist organizations.

“March 31 elections are not merely polling for municipalities, but it is also a choice of survival,” he said during his speech in the southwestern province of Denizli on Friday, Evrensel daily reported.

“We should emphasize the importance of March 31,” a cautious Erdogan added, asserting it is critical in order to accomplish objectives in the coming years.

“Alliance of dishonor”

Repeating his claim, Erdogan said that CHP allies with pro-Kurdish People’s Democratic Party (HDP), Islamist Felicity Party (SP) and Nationalist Good Party (IYI), calling them an “alliance of dishonor.”

The Turkish president argued that his people would never vote for people who are supported by terrorist organizations, urging voters to give the alliance a lethal “Ottoman slap.”

Blaming his opponents for being aligned with terrorist entities has always been Erdogan’s rhetoric in his political speeches, adding fuel to flames of an already deeply polarized country, which is criticized by many columnists and academics.

“There is no difference between Turkey’s HDP and the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK),” Erdogan said early in February, infuriating pro-Kurdish party’s millions of voters.

Ankara designates PKK, which has been fighting a three-decade war in the country, as a terrorist organization.

HDP is the 3rd biggest party in the Turkish parliament, with 65 lawmakers, overtaking the ultra-nationalist MHP, an AKP ally.

HDP’s former co-chairs, Selahattin Demirtas and Figen Yuksekdag, have been imprisoned over terror charges, in parallel with Erdogan’s long efforts to eliminate his powerful rival, which led AKP – for the first time in its 17-year rule – to lose its majority vote in the June 2015 parliamentary elections.

Erdogan took his stance a step further on Friday, during another rally in Turkey’s southwestern port city of Fethiye, by voicing a self-proclaimed statement, saying that secularist CHP “secretly collaborates with the PKK and the Gulen movement, deemed also a terrorist organization by Ankara with the abbreviation of FETO”.

“The CHP’s campaign slogans were determined in Pennsylvania [where Fethullah Gulen, Erdogan’s foe lives], and its candidate lists were decided in cooperation with Qandil [a headquarter in Northern Iraq where PKK leaders live], ” Erdogan alleged.

 “Votes for CHP will benefit terrorist organizations” – Erdogan

“Do my fellow brothers and sisters who vote for CHP know where their votes are going?” he asked, in an effort to change their course from the party, arguing that the votes for CHP will benefit the “terrorist organizations.”

The Turkish President exemplified the mass crackdown in which hundreds of thousands of people were dismissed, detained, or arrested following an aborted coup in 2016, as their determination for “fighting against terrorism.”

Challenging dissident citizens of Turkey, Erdogan said: “Our course is clear. We entered their caves in Qandil. We’ve chased them and they’ve escaped. We chased FETO, they ran away, we again chased [abroad.] We put in prison whoever we could catch.”

Erdogan’s party is labeled biggest terror organisation

The post Votes for secular CHP will end up in favor of terrorist organizations, Turkish President proclaims appeared first on IPA NEWS.



from IPA NEWS https://ipa.news/2019/02/24/votes-for-secular-chp-will-end-up-in-favor-of-terrorist-organizations-turkish-president-proclaims/
Devamını Oku »

Pro-Kurdish leader appeals to ECHR for ruling revision

Selahattin Demirtas, imprisoned former co-chair of the pro-Kurdish Peoples’ Democratic Party (HDP), filed a request to the European Court of Human Rights (ECHR) on February 19, to revise the decision on the court’s ruling in November 2018 that urged Turkey to end his pre-trial detention.

Turkish President Recep Tayyip Erdogan responded to the ECHR ruling saying, “We will make our move and deal with it.” On December 4, shortly after these words were spoken, an appeals court handling another case of Demirtas affirmed the sentence, thereby rendering the European Court’s decision null and void.

According to a written statement by the former HDP leader’s lawyers, an appeal has been filed before the Grand Chamber of the court to revise the ruling of the respective Chamber, which found some of the matters unacceptable yet had still not issued a decision of infringement.

The public statement from Demirtas’ lawyers included the issues put forth in the petition written by human rights advocate, Dr. Kerem Altiparmak, and Dr. Basak Cali, a professor of international law.

Lawyers argued that the ruling of the respective Chamber of the ECHR created several fundamental problems regarding the interpretation and implementation of the European Convention on Human Rights.

Infringement on freedom of expression

One of these problems, lawyers argued, was the abstention of the Chamber from ruling on the infringement on the rights of the imprisoned leader’s freedom of expression. This decision lead to the lowering of standards regarding the convention on human rights, they contended, which caused an incomplete ruling.

Another problem brought up in the petition inscribed by Demirtas’ legal counsel, was the respective Chamber’s refusal to rule on the constitutional amendment that saw the removal of parliamentary immunities of Turkey’s lawmakers,  retrospectively, which restricted this sole occasion in an unprecedented fashion.

The legal counsel also underlined the fact that none of the MPs from the ruling Justice and Development Party (AKP), and its ally, the Nationalist Movement Party (MHP), who have had their parliamentary immunities revoked, were actually prosecuted in the aftermath of the amendment.  “Therefore, the court’s abstention from ruling on the decision of Turkey’s Supreme Court, which only examined the amendment’s procedural aspects rather than the essential aspects, renders the constitutional amendment enforced without any checks on it,” they claimed.

Lining up these issues as fundamental problems, the lawyers of the former HDP leader demanded a revision of decision from the ECHR’s Grand Chamber.

Criticism of Erdogan’s authoritarian drive

Demirtas had stirred the base of HDP during his time as co-chair, with his staunch criticism against the increasing authoritarian drive of President Erdogan. He was imprisoned three months after the declaration of a state of emergency in Turkey, as part of measures taken after the failed coup of July 2016, which gave the executive branch sweeping powers via emergency decrees.

Dermitas ran a presidential campaign from his prison cell in the 2018 general elections, despite calls for his release from the opposition for a fair race.

The prosecution seeks a sentence of up to 147 years in prison on the various charge, mostly allegations of terrorist links.

Dozens of protesters detained by police as they try to gather and support the hunger-strike by HDP’s MP Leyla Güven

The post Pro-Kurdish leader appeals to ECHR for ruling revision appeared first on IPA NEWS.



from IPA NEWS https://ipa.news/2019/02/24/pro-kurdish-leader-appeals-to-echr-for-ruling-revision/
Devamını Oku »