28 Nisan 2019 Pazar

Bamteli: “IZDIRAP, IZDIRAP, IZDIRAP!..”

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

İnananların şiarı (Müslümanlık alameti/nişanı) sayılan dua ile başlayalım: رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَأَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ “Rabbim, yarlığa bizi, merhamet buyur; buyur ki, merhamet edenlerin en hayırlısı Sensin, Sen!” (Mü’minûn, 23/118) وَبِهِ نَسْتَعِينُ “Ancak Ondan yardım dileriz.”

   Allah’tan uzaklaştıran nimet, lütuf suretinde bir nıkmettir.

Allah’ı unutturan nimet, nimet görünümlü bir nıkmettir (azaptır, cezadır), bir belâdır. Dünya saltanatı bile olsa, Allah’ı unutturduğu dakikalar, saatler adedince -hafizanallah- insanın başından aşağıya bela ve musibetler yağıyor demektir; o adım adım Cehennem’e doğru yürüyor demektir. Dünya saltanatı, bir dakika O’nu unutturuyor ise, bir saat O’nu unutturuyor ise…

Ama gel gör ki günümüzde insanlar, neyin “nimet”, neyin “nıkmet” olduğunun farkında değiller, bilemiyorlar. Dünya, bütün ufuklarını kapamış; Allah ile kendi aralarında öyle bir husûf (ay tutulması) yaşıyorlar ki?!. Kapkaranlık bir gece içindeler fakat farkında değiller. Sırtları güneşe dönük yürüyorlar, gölgelerine takılmış olarak, “Dünya, dünya, dünya!” diye… Bestesi dünya, güftesi dünya; hep dünya mırıldanıp duruyorlar; saltanat, debdebe, takdir, alkış, “Ben!” deme…

Cenâb-ı Hak, sizi böyle bir zift akıntısına sürüklenmekten muhafaza buyursun! Bugüne kadar belli ölçüde muhafaza buyurdu; o buyurmalarını devam ettirsin!.. Bu da hüsnüzannım; bu, Hak yolunda olanlar için, alnını yere koyanlar için, “Allah!” diyenler için, “Sübhânallah!” diyenler için hüsnüzannımın ifadesi. O kadar suizan, insanı tepetaklak götürür. Herkesi kendim gibi bata-çıka yürüyen birer insan gibi görüyorsam şayet, çok ciddî bir suizan gayyasına gömülmüşüm demektir. Onlar hakkında elimden geldiğince hep hüsnüzan etmeliyim.

Ama gel-gör ki toplum, tepeden tırnağa öyle bir levsiyât içinde; onun radyoaktif tesirlerinin, en temiz yuvalara ve en temiz vicdanlara dahi tesir etmemesi, onları kirletmemesi mümkün değil. En azından radyoaktif tesiri, gama tesiri onlar üzerinde de belli izler bırakır farkına varmadan. En azından şu olur: Yapılan o mesâvînin mesâvî derinliğini göremezler. İç içe cinayetler, müzâaf, hatta mük’ab cinayetler işleniyordur, zulümler irtikâp ediliyordur, kafirin yapmadığı şeyler yapılıyordur; Müslüman iniltileri ile, mazlum iniltileri ile fezâ inliyordur, zâlim hay-huyu ile fezâ inliyordur, ülke değişik belâ ve musibetler ile inliyordur. Hiç farkına varmadan bunları ahvâl-ı âdiye, ahvâl-ı tabiiye görme gibi -esasen, farkına varmadan- tebeî bir körlüğü herkes yaşayabilir, hafizanallah. Bu açıdan, herkesin kendine bakarken belki böyle bakması lazımdır.

   İnsanlığın sefalet ve rezalet içinde inim inim inlediği günümüzde ızdıraplı gönüllere ihtiyaç var; zira bir muzdaribin duası, bazen bütün kasvet bulutlarının sıyrılıp gitmesine vesile olur.

Burada antrparantez bir şey diyeyim: Günümüzde yaşanan bu fecâyi’ (facialar, felaketler) ve fezâyi’ (korkunç hadiseler) karşısında eğer her birerlerimiz günde bir, iki, üç saatimizi bu işe vererek ve bunun bir kısmını da Cenâb-ı Hakk’a tazarru, niyaz ve duada geçirerek -bu belâ ve devâhînin (âfetlerin) savulması adına- inlemiyorsak, farkına varmadan onun radyoaktif tesirinde kalmışız demektir.

Evet, bir tarafta, karşıda yangın… Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “İçinde evladım/imanım tutuşmuş yanıyor!” Eğer elimizde tulumba, o yangını söndürmeye koşmuyorsak, içinde yanan insanları ondan kurtarmaya koşmuyorsak, dünkü ve evvelki günkü hortumdan insanları kurtarma adına bir kısım tedbirleri alma nev’inden tedbirler almıyorsak, o iş için yüreklerimiz çarpmıyorsa, nabızlarımız atmıyorsa, zannediyorum, insanlığımızı mizanda öyle bir kefeye koyar tartarlar; “İşte siz, bu kadar insansınız!” derler, hafizanallah.

Esasen, eğer belâ ve musibetin genişliği/vüs’ati, ne kadar korkunç cereyan ettiği bilinemiyor ise -hafizanallah- biz de vicdanlarımızda o ölçüde üzüntü duymayız, ızdırap duymayız. Oysa ızdırap, insanların dualarının kabul edilmesi adına çok önemli bir faktördür. Bir muzdaribin duası, bazen bütün kasvet bulutlarının sıyrılıp gitmesine vesile olur.

Muzdarip ve muztarr… أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ “(Ona ortak koştukları şeyler mi üstün) yoksa muztar dua ettiği zaman, onun duasına icabet eden, başındaki sıkıntıyı gideren Allah mı?” (Neml, 27/62) Muztarr, içini Allah’a döktüğü zaman, o belâ ve musibetleri savan ve sonra onlara yeni keşifler yaşatan, yeniden Güneş ile buluşmalarını sağlayan/temin eden Allah’tan başka kimdir?!. Bu, O’na yönelmeye bağlı.

İnsanlık, sefalet ve rezalet içinde inim inim inliyor. Bütün dünyada, hususan bazı yerlerde, bahusus sizin ülkenizde öyle fecâyi’ ve fezâyi’ yaşanıyor ki!.. Aynı zamanda ona “adalet” diyorlar, “hak” diyorlar, “istikamet” diyorlar, “Her şey yörüngesinde yürüyor!” diyorlar. Dolayısıyla bir kısım şuursuz, muhakemesiz insanlar da buna inanıyor ve üzüntü duymuyorlar, Allah’a teveccüh etmiyorlar, içlerini Allah’a dökmüyorlar/dökemiyorlar; çünkü onlar da -bir yönüyle- genel tablodan zehirlenmiş bulunuyorlar.

Burada yine antrparantez bir şey diyeyim: Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamd u senâ olsun ki, sizi o kirli çağlayan, o zift akıntısı içinde bulundurmadığından dolayı, kendi farklılığınızın şuurunda olarak hayatınızı götürüyorsunuz. Yani “Elhamdülillah öyle değiliz!.. Zulmedenlerden değiliz!.. Zulmü görüp ses çıkarmayan dilsiz şeytanlardan değiliz!.. Sesini yükseltmeyen şeytanlardan değiliz!.. İtiraz etmeyen şeytanlardan değiliz!” diye, hâlihazırdaki konumunuz itibarıyla Allah’a hamd etme durumundasınız, zannediyorum. Bunun farkındasınız veya değilsiniz ama konumunuz bu. Allah’ın konumlandırdığı durumunuz bu. Cenâb-ı Hakk’ın ilettiği, sizin için hazırladığı, temin buyurduğu durum, bu. Cenâb-ı Hak, bunu geliştirsin, inkişaf ettirsin!..

   Mazlum ve masum insanların yaşadıkları mağduriyetler karşısındaki ızdıraptan immün sistemimin tamamen pes ettiğini söyleyebilirim fakat Rabbime karşı recâmda bir sarsıntı yaşamadım ve ümidimi asla yitirmedim.

Mehmet Akif’in sözü: “Irzımızdır çiğnenen, namusumuzdur doğranan / Ey sıkılmaz, ağlamazsın; bari gülmekten utan!..” Evet… “Irzımızdır çiğnenen, namusumuzdur doğranan / Ey sıkılmaz, ağlamazsın; bari gülmekten utan!..” Dudakların geriye gitmesini, Allah’a karşı bir saygısızlık olarak göremiyor ve ızdırap çeken insanlara karşı bir alay mahiyetinde kabul edemiyorsan hâlâ, nasibin o kadar demektir senin. O kadar nasip… Cenâb-ı Hak, olup-bitenleri, mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun duymaya/duyurmaya muvaffak eylesin!..

Ben de olup biten hadiseler karşısında iki büklümüm. Evet, ümidimi hiç yitirmedim, recâ duygumda hiç kayıp yaşamadım; Rabbime karşı ümidimde bir sarsıntıya maruz kalmadım. Ama şunu itiraf edeyim; immün sisteminin çökmesi karşısında, yirmi tane rahatsızlık ile yirmi dört saat inlediğim de muhakkak. İmmün sistemim, tamamen “Pes!” dedi bana; “Ben artık bu kadar fecâyi’ ve fezâyi’ karşısında -bir kısım vücuda musallat olan virüsler ve mikroplara karşı- mukavemet edecek güçte değilim!” diyor bana her ân, her dakika. İşte on dakika evvel de ayağıma refleksoloji ile alakalı takunyaları takmış, odanın içinde dolaşıyordum; “Gidemem galiba, namaza gidemem; bu arkadaşların huzuruna çıkamam!” diyordum. Fakat dişimi sıktım, her şeye rağmen…

Bu dünya, âhirette mutluluklara ulaşmanın koridoru -daha doğrusu âhiret yukarıda bir şey olduğundan dolayı- helezonudur. Dünya ne kadar denî (alçak, aşağıda) olursa olsun, o âlî makamlara insanları yükselten bir vesile, bir vâsıtadır. Esmâ-i İlahiye’nin tecellî ettiği bir yerdir; Cenâb-ı Hakk’ın tanındığı, tanınması gerekli olan şeylerin tanındığı bir yerdir. Bu dünya, öyle bir yerdir… Buraya takılıp kalanlar, esasen, onun bir vesile/vasıta oluşunu ihmal ettiklerinden dolayı, öbür tarafı tamamen karartmış olurlar; âhirette kendilerine sonu gelmeyen bir küsûf yaşatmış olurlar.

Şimdi burada insan, kendi dertleri ile meşgul ise… Biraz evvel min vechin tahammülü aştığından dolayı arz ettim; söylemek doğru değil, O’na karşı şikâyet olur. Fakat قَالَ إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Hazreti Yakup, ‘Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.’ dedi.” (Yûsuf, 12/96) O yüce peygamberin, “Dağınıklığımı ve tasamı Sana arz ediyorum Allah’ım!” dediği gibi, Rabbim, benimkini de öyle kabul etsin!..

Ama mü’minin işi, sadece böyle kendi ızdırapları karşısında inlemesi değildir. İnsanın, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ “Artık bana/bize düşen, güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında yardımına müracaat edilecek sadece Allah var.” (Yûsuf, 12/18) demesi; sabr-ı cemîl ile sabretmesi.. إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.” diyerek halini Allah’a arz etmesi.. وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Bu arada, önderler içinde Eyyûb’u da an, hatırla. Hani O, ‘Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!’ diye yalvarmıştı.” (Enbiyâ, 21/83) buyurulduğu gibi, “Bana zarar dokundu!” deyip inlemesi.. veya لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Ya Rabbî! Sensin İlâh, Senden başka yoktur ilâh. Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiyâ, 21/87) şeklindeki, Hazreti Yunus İbn Mettâ’nın niyazıyla dua etmesi… Bir insanın, kendi başına gelen şeyler karşısında bunları vird-i zebân etmesi… Hâşâ, dilimin ucuna kadar geldi “mırıldanma” kelimesi ama o tabirlere karşı saygısızlık olur diye durdum, tevakkuf yaşadım. Bunları vird-i zebân etmesi, diline dolaması mevzuu, şahsı adına güzel şeylerdir; Allah’a karşı arz-ı halde bulunma demektir.

   “Müslümanların dertleriyle dertlenmeyen, onların yaşadığı acıları vicdanında derinlemesine duymayan, onlardan değildir!”

Fakat bir de insanın çevresinde olup-biten hadiseler var; biraz evvelki mülahazalar çerçevesinde, bir yangın var ki, içinde iman tutuşmuş yanıyor. Anne-evlat, birbirinden koparılmış. Karı-koca, birbirinden koparılmış. Kimisi soluğu yurt dışında almış; teselli için kendilerine “Muhacir” diyorlar. İnşaallah muhacirdirler, inşaallah gittikleri yerlerde de ahlak bakımından “Ensâr” türü insanlar ile karşılaşırlar. Kendi ülkelerinde yedikleri tokat ve zılgıtları, karşılaştıkları insanlar sayesinde unuturlar, inşâallahu teâlâ. Bir de böyle ızdırap içinde, elem içinde kıvranan insanlar var…

İşte İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün bu belâ ve mesâibe maruz insanlar karşısında, مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dertleri ile dertlenmeyen, o dertleri paylaşmayan, onların yaşadığı şeyleri vicdanında derinlemesine duymayan, onlardan değildir!” diyor. Yani, “Hakiki manada Müslüman değildir!” diyor. O ızdırabı, insanın, içinde duyması lazım; bir yangın karşısında, yanan insanın ızdırabını içinde duyması lazım.

Sizin temel felsefeniz içine girmiş; kim tarafından sokulursa sokulsun: Bencilce ifade edilmiş bir laf vardır milletimizde; “Yangın, nereye düşerse, orayı yakar!” Bizim felsefemize göre, “Yangın, nereye düşerse düşsün, beni yakar!” Felsefemiz budur. Myanmar’a düşen yangın, beni yakar!.. Şam’a düşen yangın, beni yakar!..

Evet, مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ Müslümanların dertlerini paylaşmayan, “Benim derdimdir!” demeyen, “Bu yangın, beni de yakıyor, onlarla beraber!” demeyen insan, o kategoride mütalaa edilmez. Öbür tarafta da onlarla beraber o güzelim muameleye tâbi tutulmaz; onlara verilecek o vâridata mazhar olamaz. Hafizanallah, “Hele siz ayrılın şöyle, şurada durun; kantara/teraziye girecek durumunuz yok sizin, tartılacak durumunuz yok!” denilir.

Gerçi herkes, belki kendisine öyle bakmalı, havf zaviyesinden. Biri öyle demiş: “Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Rahmân (Deyyân) / Kırılır arsa-i mahşerde arş-ı mizan!” “Deyyân”, Fakir’e ait; o, “Rahmân” diyor. “Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân / Kırılır arsa-i mahşerde arş-ı mizan!” Terazi kırılır, bu günahlar ile Allah beni tartar ise orada. Hafizanallah, tartıya bile tâbî tutulmadan, haklarında “Lüzum yok bunlara; hayatlarını kirletmişler ve Berzah hayatını da kirli geçirmişlerdi. Arınmaları için bunların oraya gitmeleri lazım!” denilenler de var. Onların hepsi, hafizanallah, tepetaklak o gayyâlara yuvarlanacaklar.

   İsimlerini bildiğim insanları ismen sayarak, diğerleri hakkında da “Sen biliyorsun ya Rabbî, onları hürriyetlerine kavuştur!..” diyerek günde birkaç kere dua ediyor ve ekliyorum: Sürpriz olarak salıver onları; salıver ve benim şu hafakanlarımı da dindir!..

O duruma düşmemek için, burada o mağdur ve mazlumların çektiklerini arınma gibi görmek lazım. Fakat aynı zamanda, onların çektikleri şeyleri paylaşmak suretiyle, bizim için de o meselenin bir arınma vesilesi olduğunu görmek lazım, buna inanmak lazım. Biz de onunla arınıyoruz. Biraz evvel dedim; immün sistemi çökmüş, onun bedava gideceğini düşünemem ben!.. Cenâb-ı Hak, onu bir yere koyacaktır!..

Ben her gün aklımda o insanları sayıyorum; isimlerini bildiğim arkadaşları ismen zikredip, اَللَّهُمَّ أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا، اَللَّهُمَّ أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا “Allah’ım, onları bir anda kurtuluşa erdir; onları hürriyetlerine kavuştur.” Öyle sürpriz bir inayetle ki, بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Allahım, ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde olsun.” Sürpriz olarak Allah’ım, salıver onları!.. Ali’yi salıver, Veli’yi salıver, falanı salıver!.. Hayat-ı içtimâiyedeki konumları itibarıyla tanıdığım insanlar… Onurlu yaşamış, iffetli yaşamış, izzetli yaşamış; fakat orada kapıkulu gibi, halayık gibi, belki onların bile maruz kalmayacakları şeylere maruz kalmış insanlar… İsimlerini bildiklerimi ismen anıyorum. Bilemediklerim ile alakalı da diyorum ki “Sen biliyorsun yâ Rabbî!” أَنْتَ تَعْلَمُهَا، أَنْتَ تَعْلَمُهَا، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا “O isimleri Sen biliyorsun; o isimleri Sen biliyorsun; onları kurtar, onları hürriyetlerine kavuştur!..” Sürpriz olarak onları salıver!.. Salıver ve benim şu hafakanlarımı da dindir. Artık taşıyamıyorum; bu hafakanlarımı da dindir!..

Zâlim, zulme doymuyor; hâin, hıyanete doymuyor… Bunun karşısında sessiz kalma, alakasız kalma, insanlık adına ciddî kayıp sayılır. Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) -Kurban olayım!..- ifade buyurduğu şey, odur zaten. O, insanlık için, insanlığın öyle bir sû-i âkıbete maruz kalmaması için Cennet’e girmeyi bile tehir etmiştir. Abdülkuddûs’un ifadesi ile diyeceğim:

O Hüzün Senesi’nde, yani Boykot’tan sonra, o güne kadar kendisine arka çıkan, sürekli kendisini fikren destekleyen, mânen destekleyen, maddeten destekleyen Hadîce-i Kübrâ, mübarek annemiz, ruhunun ufkuna yürüdü. Antrparantez; o annemizin bu Hizmet ile çok alakalı olduğunu, bir ehl-i hak dostumuz söylemişti: Hadîce validemiz, Efendimiz’e soruyor: “Yâ Rasûlallah! Nasıl görüyorsun bunları?” “Ben, onlardan çok memnunum” diyor. Arada anamız vasıtalık, vesilelik, tercümanlık yapıyor. Ben, salât ü selâmlarımda, Ezvâc-ı Tâhirât’ı anarken onu anmamayı ona karşı vefasızlık sayıyorum. Hadîce-i Kübrâ, kurban olayım sana!.. Allah nasip etse de kirli başımı senin ayaklarının altına koysam!.. Anam!..

Çilesizlik ve ızdırapsızlık, insana musallat olmuş bir güve gibidir. İnsanı er-geç yer, bitirir. Evet, o, ruhunun ufkuna yürüyor. Bir yönüyle tam inanmamış, O’na saygı duyuyor ama tam inanmamış Ebu Tâlib’i de kaybediyor Allah Rasûlü. O seneye “Hüzün Senesi”, tasa senesi deniyor. Ve Allah (celle celâluhu), “Habibim! Sen çok üzgünsün. Bak, o üzgünlüğü sana unutturacak, değişik iltifatlarda bulunacağım!” diyor; O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kendi (celle celâluhu) Huzur-i Kibriyâsı ile şereflendiriyor. Bütün peygamberlerin makamlarından geçirerek, onlar ile görüştürerek, Mele-i A’lâ’nın sâkinleri ile buluşturarak Huzur-i Kibriyâsına alıyor, cemâl-i bâ-kemali ile -Kadı Iyâz’ın beyanına göre- şereflendiriyor. Kendisi ile bizzat konuşuyor; namazı Ümmet-i Muhammed’e iletmek üzere O’na emanet ediyor: “Bu emaneti, Sen de onlara intikal ettir!” diyor.

   Çilesizlik ve ızdırapsızlık, insana musallat olmuş bir güve gibidir; er-geç onu yer bitirir.

Hazreti Mesih, oraya gitti ise, kaldı orada. Başka peygamberler de ruhlarının ufkuna yürüdü, kaldılar orada. Fakat senin, benim, cihanın efendisi, hatta peygamberlerin de efendisi, Efendiler Efendisi, Miraç’ta ulaşılmayacak şeylere ulaştı. Cennet’in binlerce sene hayatı, bir dakika rü’yet-i cemâline mukabil gelmeyen Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ufkuna ulaştı. Rıza ufkuna ulaştı. İltifâtât-ı İlahiye ufkuna ulaştı… Ama geriye döndü. İnsanlığı düşündü, “Benim dünyaya dönmem lazım!” dedi ve döndü. Mekke dönemi, Bi’set-i Seniyye’nin sekizinci senesi. Hâlâ çölde bazı kimseler sırt üstü yatırılıyor, üzerlerine taşlar konuyor. Bazıları çarmıha geriliyor; bazıları öldürülüyor orada. O bunları gördükçe, yüreği yanıyor. Fakat dönüyor; insanları, ulaştığı ufka ulaştırmak için, “Ne olursa olsun katlanma pahasına, onların içine dönmem lazım!” diyor ve dönüyor.

İşte, büyük veli Abdülkuddûs diyor ki: “Hazreti Muhammed öyle makamlara yükseldi ki, Allah’a yemin ederim, ben oraya ulaşsaydım, vallahi, billahi, tallahi, geriye dönmezdim!” Al, senin Efendinin (sallallâhu aleyhi ve sellem) ufkunu ve başkalarının ufkunu, mukayese yap!..

Başkaları için yaşama… Adanmışlık ruhu ile, esas, yaşatmak için yaşama… Sizin bundan başka -antrparantez- bir düşünceniz var mıydı?!. Yaşatma duygusundan başka bir düşünceniz var mıydı?!. Adanmışlık ruhundan başka bir mülahazanız var mıydı?!. “Her yere ulaşalım, herkesin elinden tutalım! ‘Gerçek insaniyet nedir?’ Herkese hâl ile, temsil ile sergileyelim; teşhir ediyor gibi edelim! Bu (hâl ve temsil dili), sözün tesirinden -semâvî bile olsa sözün tesirinden- daha müessirdir.” Siz, bu yolda yürüyordunuz. Birileri bu mevzudaki çarkı ve düzeni yıkmak/kırmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyor; etek etek paralar döküyor, mahkemeler oluşturuyor; insan kaçıran, gasp eden, paketleyen ve zulüm diyarına onları sevk eden yıkıcılar, tahripkârlar, eşkıya güruhu oluşturuyorlar.

Onlar (fesada kilitli o şerirler) karşısında, o mazlumiyet ve mağduriyete maruz kalanların dertlerini içinde paylaşmıyorsan şayet, onlar ile o derdi paylaşmıyorsan, sen onlardan (o mazlumlardan) değilsin!.. Öbür tarafta “Sen hele şöyle kenarda dur! Onlar, göreceklerini görecekler, alacakları mükâfatı alacaklar!” denecek. Bu, muhakkak; bunda kimsenin şüphesi olmasın!..

Çilesizlik ve ızdırapsızlık, insana musallat olmuş bir güve gibidir. İnsanı er-geç yer, bitirir. Çilenin elini öpmek lazım, ızdırabı alnından öpmek lazım!.. Veya başımızı onun ayaklarının altına koymamız ve “Izdırap, ızdırap, ızdırap!” deyip inlememiz lazım!.. Zira Süfyân İbn Uyeyne’nin ifade ettiği gibi, “Bazen bir muzdaribin duası ile Allah, bütün bir ümmeti, bir milleti bağışlar.”

Cenâb-ı Hak, bugüne kadar devam ettirdiğiniz hâlinize denk, böyle bir mülahaza ile gönüllerinizi mamur kılsın!.. Vird-i zebânınız olsun bu mülahazalar. Ve bu mülahazalar ile Kendisine kavuşmaya muvaffak eylesin!.. Vesselam.



Yazının Kaynağı: http://www.herkul.org/bamteli/bamteli-izdirap-izdirap-izdirap/
Devamını Oku »

TİSK: Kıdem tazminatı konusundaki beklentimiz, işletmelerin yükünün azaltılması

Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK), “Beklentimiz, mevcut kıdem tazminatı uygulamasına, ekonominin lokomotifi olan işletmelerimizin üzerindeki yüklerin azaltılarak ve kıdem tazminatı konusundaki hassasiyetlerinin gözetilerek devam edilmesi ve bu sayede işletmelerimizin rekabet gücünün artırılmasıdır” açıklamasında bulundu.

Konfederasyondan yapılan yazılı açıklamada, son günlerde kıdem tazminatıyla ilgili tartışmaların kamuoyunun ve özellikle de iş gücü piyasasının aktörlerinin gündemini meşgul ettiği vurgulandı.

Kıdem tazminatı ile iş sözleşmesinin belirli nedenlerle feshi halinde, özellikle işsizlik sigortası ve iş güvencesinin olmadığı dönemlerde işçinin içine düşeceği ekonomik zorluğu belirli bir süre için telafi etmenin amaçlandığı hatırlatılan açıklamada, şu ifadelere yer verildi:

“KIDEM TAZMİNATI ZAMAN İÇERİSİNDE DEĞİŞİKLİĞE UĞRADI, İŞVERENİN MALİYETLERİ VE YÜKÜ ARTTI”

“Ülkemizde ilk kez 1936’da yürürlüğe giren ve başlangıç aşamasında işveren ve işçi tarafları açısından dengeleri gözeten bir uygulama olarak ortaya çıkan kıdem tazminatı zaman içerisinde değişikliğe uğramıştır. Kıdem tazminatı ödemesine işsizlik sigortası ve iş güvencesinin de eklenmesiyle işverenin maliyetleri yükselmiş ve mali yükü artmıştır.

Türkiye’de istihdam vergilerinin ve kıdem tazminatının yüksekliği, özellikle ekonomik dalgalanma dönemlerinde işverenlerin ödeme güçlüğüne düşmesinin en önemli nedenlerindendir.

Birbirinden bağımsız olarak yapılan işsizlik sigortası, iş güvencesi ve kıdem tazminatı uygulamalarının ortak amaca hizmet ettikleri göz önünde bulundurularak yeniden düzenlenmesi, işveren maliyetlerinin hakkaniyete uygun bir düzeye indirilmesine, istihdamın artırılmasına ve dolayısıyla rekabet gücü artacak işletmelerin ülke ekonomisine daha güçlü katkı sunmasına vesile olacaktır.

Kıdem tazminatının sürdürülebilirliği için sürdürülebilir işletmelerin varlığı öncelikli koşuldur. İşveren maliyetleri içinde önemli yer tutan kıdem tazminatının mali yükünün hafifletilmesi ile sürdürülebilirlik güvence altına alınacağı gibi kıdem tazminatına daha fazla çalışanın erişmesine de imkan sağlanmış olacaktır. Ülke ekonomisinin gücü, işçi ve işverenin birlikte oluşturdukları işletmelerin gücü ile doğru orantılıdır.

Türkiye’nin, üretim ve yatırım ortamları iyileştirilen işletmelerin büyümesi ile dünya rekabet gücü sıralamasında daha üst sıralarda yer alacağı kuşkusuzdur. Beklentimiz, mevcut kıdem tazminatı uygulamasına, ekonominin lokomotifi olan işletmelerimizin üzerindeki yüklerin azaltılarak ve kıdem tazminatı konusundaki hassasiyetlerinin gözetilerek devam edilmesi ve bu sayede işletmelerimizin rekabet gücünün artırılmasıdır.

Her kesimin mutlu olacağı bir çözüm yaratılması, güçlü sosyal diyalog anlayışı ile, tarafların dengelerinin gözetildiği, çalışma barışının korunduğu bir ortamın sağlanması için yapılacak her türlü çalışmaya katkı sunmaya hazırız.”

medyabold
Devamını Oku »

Martin Scorsese Bob Dylan belgeseli çekiyor

Ünlü yönetmen Martin Scorsese, efsanevi müzisyen Bob Dylan’ın hayatından bir kesiti belgesel film haline getiriyor. Belgesel Netflix’te gösterilecek.

OSCAR’DA DA YARIŞABİLİR
Rolling Thunder Revue: A Bob Dylan Story by Martin Scorsese isimli belgesel, Martin Scorsese’nin The Irishman’den sonra Netflix için yaptığı ikinci iş olacak. Belgeselin 12 Haziran’da yayında olması bekleniyor.

Filmin sadece Netflix’te gösterilmeyerek seçkin sinemalarda da gösterime girecek olması Oscar Akademisi’nin ilk kuralını karşılamayı hedeflediğini, dolayısıyla ödül için yarışacağını gösteriyor.Londra, Paris, Washington, New York, Los Angeles gibi yalnızca önemli şehirlerde vizyona girecek olan film, Bob Dylan’ın 1975 yılında sergilediği performansı konu ediniyor.

medyabold
Devamını Oku »

Kırık Testi: KUR’ÂN’DAN HAKKIYLA İSTİFADE EDEBİLMENİN YOLU

   Soru: Sohbetlerinizde Kur’ân’dan hakkıyla istifade edebilmek için ona duygu safveti ve ihtiyaç tezkeresiyle müracaat etmenin önemi üzerinde duruyorsunuz. Burada söz edilen duygu safveti ve ihtiyaç tezkeresi nasıl anlaşılmalıdır?

   Cevap: Kur’ân-ı Kerim’in doğru anlaşılması ve ondaki ilâhî maksatların görülmesi için dikkat edilmesi gereken pek çok kaide ve disiplinden bahsedilebilir. Bu konuda Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sahabe-i kiramın izah ve temsilleri çok önemli olduğu gibi İslâm ulemasının konuyla ilgili ortaya koyduğu disiplinler de mutlaka göz önüne alınmalıdır. Fakat Kur’ân ilimlerine dair dikkat edilmesi gereken bu tür prensiplerin de öncesinde bir insanın duygu ve düşünce safvetine sahip olması ve Kur’ân’ın ortaya koyduğu beyan ve ahkâma ihtiyaç hissetmesi çok önemlidir.

   Duygu Safveti

Duygu safveti, insanın, düşünceleri itibarıyla duru olması, samimiyetten ayrılmaması, ele aldığı meseleyi incelerken ve anlamaya çalışırken onun dışındaki başka mülâhazalara kapanması demektir. Bu yönüyle o, her meselede önem arz eder. Kur’ân ve Sünnet’e duygu safvetiyle yaklaşma, insanın bütün önyargılardan sıyrılarak ve yabancı ideoloji ve felsefelere kapanarak bu iki kaynağı murad-ı ilâhiye uygun olarak kendi bütünlüğü içinde anlama niyetini, azmini ve gayretini ifade eder. Duygu safvetine sahip olan bir insan sadece Allah’ın rızasını düşünür. Dolayısıyla o, Kur’ân’ı, kendisini anlatma adına bir basamak yapmaz. Kur’ânî bir ruha sahip olan insan, Allah’ın kelâmını hiçbir şeye âlet etmez. Zira onun asıl maksadı öncelikle ilâhî beyanı Allah’ın maksatlarına uygun olarak anlayabilmek, sonra da bunları başkalarına duyurmaya çalışmaktır.

Eğer bir insan Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerini, kelimelerini, konularını, muhtevasını iyi biliyor ama bunları, kendini ifade etmeye vesile olarak kullanıyorsa, onun duygu ve düşüncelerinin saf ve duru olduğu söylenemez. Kur’ân hakkındaki bilgisine dayanarak başkalarının kendisine ihtiram göstermesini isteyen veya bununla bir kısım makamlar elde etmeyi arzulayan bir insanın duyguları kirli demektir. O, Kur’ânî bir gönle ve ruha sahip değildir. Böyle bir insanın umduğu şeylere nail olması imkânsızdır. Muvakkaten bazı insanlar aldansa ve onun arkasından koşsalar da bu sürekli olmayacaktır.

Duygu safvetinin niyet ve maksatla sıkı bir münasebeti vardır. Kişinin niyetinin iyi veya bozuk olmasına göre Kur’ân’dan istifadesi de değişecektir. Bilgiçliğini ortaya koyma, başkaları tarafından saygı ve takdir görme, insanların teveccüh ve alâkasını kazanma gibi bozuk niyetlerle Kur’ân’a yönelen ve bu alanda ilim sahibi olmak isteyen bir insan muvakkaten bu emellerine nail olsa bile hakkıyla Kur’ân’dan istifade edemeyecektir. Buna mukabil, derya yerine bir damlaya talip olmayan, küçük hesapların peşinde koşmayan ve sadece Allah rızasını düşünen, Allah’ın insanlığa inzal buyurduğu Yüce Kitab’ı vasıtasıyla O’nun maksatlarını anlamaya çalışan ve bu sayede Allah’a kâmil bir kulluk ortaya koymayı isteyen bir insan ise Kur’ân’ı çok daha derince anlayacak ve çoklarının göremediği hakikatleri görecektir.

Bu açıdan insan en başta, Kur’ân karşısındaki duygu ve düşüncelerini gözden geçirmeli ve zihninde onu nereye koyduğuna dikkat etmelidir. Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunu unutmamalı ve ona -haşa- bir beşer sözüymüş gibi sathi bir nazarla bakmamalıdır. Onun kendine has bir edası ve ifade biçimi olduğunu hatırda tutmalıdır. Eğer Kur’ân’ın kendisine kapılarını açmasını ve sonrasında bu açık kapılardan onun içine girmeyi istiyorsa, duygu ve düşüncelerinin kendisi için bir perde ve hail olmamasına ve kendisine husuf ve küsuf yaşatmamasına dikkat etmelidir. Kur’ân’ı doğru görmek, onun mânâlarını doğru anlamak ve Rabbimizin, onun ifadeleri arasında yer alan muradına ulaşmak için her türlü kirli mülâhazadan sıyrılmalı ve niyet duruluğuna ulaşmalıdır.

Bir insanın Kur’ân karşısında böyle bir niyet duruluğuna erişmesi, ulaşılması çok zor bir hedef olduğu için bu konuda Allah’a ne kadar dua edilse sezadır. Bir insanın ellerini kaldırıp, “Allah’ım, bize gönderdiğin ilâhî kelâmında yer alan yüce maksatlarını anlamak istiyorum. Kelamında Sen’i tanımak ve Sen’i duymak istiyorum. Kelamını Sen’den duyuyor gibi veya en azından Habibinin lâl ü güher saçan dudaklarından dökülüyor gibi duymak istiyorum. Allah’ım, beni Kur’ân’ı anlamaya muvaffak kıl!” demesi çok önemlidir. Eğer bir kimse fakire gelip bu şekilde bin defa dua ettiğini söylese benim cevabım, “Niye iki bin defa değil!” şeklinde olacaktır.

   İhtiyaç Tezkeresi

İhtiyaç tezkeresi ise, bir insanın Kur’ân’ı, -bir kitaba isim olmuş bir ifadeyle- “menhelü’l-azbü’l-mevrûd” yani tertemiz ve dupduru bir tatlı su kaynağı gibi görmesi ve ona olan ihtiyacını hissetmesi demektir. Böylece ondan istifade etme adına fikir, mantık ve muhakeme kovasını salacaktır. Hatta meseleyi sadece akıl düzeyinde de bırakmayarak kalbinin enginlikleri ve vicdanının derinlikleriyle işin içine girecek ve oradan alabildiğini alacaktır. Aksi takdirde insan bu tatlı su kaynağına kovasını salsa bile bir şey elde edemez ve onu boş olarak çıkarır.

Bilindiği gibi ihtiyaç çok önemli bir üstattır. O, insanı yeni şeyler öğrenmeye ve yeni keşiflerde bulunmaya sevk eden önemli bir dinamiktir. İhtiyacın ileri derecesi olan “ıztırar”ın (zaruret durumuna maruz kalma, dara düşme) Allah’a karşı çok önemli bir müracaat üslubu olduğu ve Allah’ın “muztarr”ın (ıztırar durumuna düşmüş, darda kalan kimse) duasına icabet edeceği bizzat Kur’ân-ı Kerim’de ifade edilmektedir.

İşte insan ıztırar derecesinde bir ihtiyaç ile Kur’ân’a yönelir, “Allah’ım ben Kur’ân’sız edemem. O olmadan doğru yolu bulamam, sırat-ı müstakimde kalamam.” der, Kur’ân’a duyduğu ihtiyacı derinlemesine hissederek ona müracaat ederse aradığını onda bulur. İnsan, dilenmeye doymuş, ihtiyaç izhar etmeyen, yüzünü öbür tarafa çevirip “Verirsen ver, vermezsen verme!” tavırları içerisinde kendisinden bir şeyler isteyen dilenciyi önemseyip ona bir şey vermez. Buna karşılık bir de gerek hâl ve tavırlarıyla gerekse sözleriyle ihtiyaç içerisinde olduğunu hissettiren dilenci vardır ki böylesini reddetmek zordur. Dolayısıyla dilencinin bile ihtiyacının farkında olması, dilenmesini ve istemesini bilmesi maksadına ulaşması adına çok önemlidir.

Keza, müstağni tavırlarla, bilmiş bilmiş konuşarak soru soran kimsenin alacağı cevap da ona göre olacaktır. Muhatabı ya böyle bir soruya cevap vermeyecek ya da kerhen birkaç şey söyleyip meseleyi geçiştirecektir. Fakat bir insan soru soracağı şahsa güven içerisinde ve gerçekten onun cevabına muhtaç bir tavırla soru soracak olursa, cevap veren de elinden geldiği ölçüde onun talebini karşılamaya çalışacaktır.

Aynen bunun gibi eğer bir mü’min, Kur’ân-ı Kerim’e duyduğu ihtiyacının farkında olarak ona gönülden teveccüh ederse onu daha derince ve engince anlayacaktır. Zira Kur’ân, hazinelerini ancak, samimi hislerle kendisine yönelen kimselere açar. Fakat Kur’ân’a karşı müstağni davranana Kur’ân da “kıskanç” davranacaktır. Kendisine müstağniyane tavırlarla yanaşan kimseye karşı panjurlarını indirecek, kapılarını kapatacak ve “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir.” diyecektir. Her ne kadar Kur’ân âyetlerini okuyan kimse onların zahirî mânâlarından bir şeyler anlasa da katiyen arka plânına nüfuz edemeyecek, derinliklerine inemeyecek ve onların altında yatan makasıd-ı ilâhîyi göremeyecektir.

   İhtiyacının Farkında Olma

Burada bir hususun daha üzerinde durulması faydalı olacaktır. Bir insanın Kur’ân’a ihtiyaç tezkeresiyle başvurabilmesi için öncelikle ihtiyacının şuurunda olması gerekir. İşte bu ihtiyacı hissedebilme adına bir kısım dinamiklerin değerlendirilmesi gereklidir. Mesela Kur’ân’ın nasıl bir kitap olduğunu anlama, bizim dünyevî ve uhrevî ihtiyaçlarımızı karşılamada onun nasıl hayatî bir rolü olduğunu idrak etme, Kur’ân’da yer alan bir kısım meselelerin daha iyi anlaşılmasını sağlama gibi noktalarda birbirimizi ikaz edebilir ve tevcihte bulunabiliriz. Gerekirse Kur’ân’a dair bir kısım eserleri aramızda müzakere etmek suretiyle bu konuda daha donanımlı hâle gelmenin imkânlarını değerlendiririz. Kur’ân’la ilgili sohbet ve dersler yapmak ve bu derslerde bir kısım meseleleri ele almak suretiyle insanlara Kur’ân’a nasıl ihtiyaçları olduğunu gösterebiliriz. Eğer biz bu konular etrafında sürekli pratik yapar, yapacağımız sondajlarla Kur’ân’a dair bir kısım meseleleri ortaya çıkarır ve dikkatleri bunların üzerine çekmeye çalışırsak zamanla insanlara ihtiyaçlarını hissettirebilir ve onları Kur’ân’a yönlendirebiliriz.

Aksi takdirde Kur’ân, anahtarlarını elde edemediğimiz bir hazine olarak önümüzde durur da biz ondan layıkıyla istifade edemeyiz. O, ne kadar ulvî ve değerli bir hazine olursa olsun ondan istifade edebilmek için anahtara ihtiyaç vardır. İşte ihtiyaç tezkeresi ve duygu safveti ondan istifade edebilme adına böyle önemli iki anahtardır. Bu açıdan öncelikle bu anahtarlara sahip olmanın ve bu konuda başkalarına da yardımcı olmanın yollarını aramalıyız.

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ “Ey iman edenler! Allah sizi, hayat verip dirilteceği gerçeklere çağırdığında, siz de O’nun ve Resûlü’nün çağrısına icabet ediniz.” (Enfâl sûresi, 8/24) Demek ki bizim dirilişimiz Allah ve Resûlü’nün çağrısına icabet etmemizle yani Kur’ân’ın hükümlerine tâbi olmamızla gerçekleşecektir. Bu çağrıya kapalı kalanların diri kalmaları da mümkün değildir. Çağrıya tam mânâsıyla icabet edebilmenin yolu ise insanın her türlü önyargıdan, ülfet ve ünsiyetten, şartlanmışlıktan kurtularak duygu safvetiyle Kur’ân’a bakabilmesi ve aynı zamanda ihtiyaçlarının farkında olarak bunları onunla gidermeye çalışmasıdır.

Farklı bir tabirle, dirilebilmeniz için mutlaka Kur’ân’dan istifade etmeniz gerekir. İstifade edebilmek için de ondan bir şeyler yudumlamanız, onu duymanız, hissetmeniz, tam mânâsıyla içinize sindirmeniz, tabiatınıza mâl etmeniz, biraz daha sade Türkçeyle söyleyecek olursak onu içtenleştirmeniz gerekir. Öyle ki aklınız ve mantığınızla Kur’ân’ın içine girdiğiniz zaman aksine ihtimal vermeyecek şekilde onun Allah kelâmı olduğunu kabullenmelisiniz. Bu, Allah’tan istememiz gerekli olan en önemli şeylerden birisidir.

Çocukken bize öğretilen saf ve basitçe bir akideyle Kur’ân’a bakma değil, bilakis, Kur’ân’a olan imanımızı aklımıza, mantığımıza, hislerimize, latifelerimize kısaca mahiyetimize öyle sindirmeliyiz ki aleyhte bir şeyle karşılaştığımızda düşünmeden ve farkında olmadan buna reaksiyon gösterebilmeliyiz. Kur’ân’ı müdafaa noktasındaki tepkimiz bizde tabii hâle gelmeli. Dıştan gelen yanlış, ters ve sapık fikirler tabiatımızın tepkisiyle ters yüz edilmeli. Eğer bu konuda içimizde şüpheler beliriyor ve sarsıntı yaşama sath-ı mailinde duruyorsak bu, Kur’ân’ı anlamamıza mâni olacaktır.

Bu açıdan ellerimizi açıp, “Allah’ım, bana Kur’ân konusunda öyle bir iman ver ki karşıma bin tane şeytan çıksa ve aklî ve mantıkî delillerle beni Kur’ân’ın kelamullah olmadığı noktasında ikna etmeye çalışsalar, ben yine de bunların hepsini elimin tersiyle itebileyim. Ne akıl ne tasavvur ne de tahayyül planında Kur’ân’a olan imanımın yanına, muhalif hiçbir mülâhaza sokulmasın. Sokulanlar da benim imanımın sübuhat-ı vechi karşısında eriyip gitsin.” demeli ve bu konuda kararlı durmalıyız. Daha önce de söylediğimiz gibi bu konuda Allah’tan ne kadar çok talepte bulunursak bulunalım yine de az istemiş oluruz. Fakat ne yazık ki insanları ruh haletleriyle değerlendirdiğimiz zaman bu mevzuda Allah’tan ciddi bir istekte bulunulmadığını görüyoruz.

Bir insan bu konuda Allah’tan ısrarlı bir şekilde talepte bulunursa, kendisi de en azından, “Acaba böyle bir imanı nasıl elde edebilirim?” diyecek ve bu işin arkasına düşecektir. Bir seyyah gibi bunu araştıracak, bulduklarını yeterli görmeyecek ve sürekli, “Daha yok mu?” diyecektir. Bunun arkasına düşen bir insan eğer ciddi ve gayretli olur ve bütün benliğiyle işin içine girerse er-geç maksuduna ulaşacaktır. Fakat aramayanın bulması mümkün değildir.

Bu sebeple sık sık kendimizi yoklamalı ve bu konuda nerede durduğumuzu kontrol etmeliyiz. Neyin peşinde olduğumuza bakmalı, bizim için hayatımızın en önemli meselesinin ne olduğunu düşünmeliyiz. İman ve marifette derinleşmeyi hayatımızın en önemli gaye-i hayali hâline getirmeli, yeme-içme, çoluk-çocuk sahibi olma gibi dünyevî bir kısım meşgalelerimizi bile bununla irtibatlı götürmeliyiz. Yoksa dağınıklığa düşeriz. Zamanla bir kısım dünyevî işler bizim için birinci gaye olmaya başlar ve biz asıl yaratılış gayemizi unuturuz.



Yazının Kaynağı: http://www.herkul.org/kirik-testi/kirik-testi-kurandan-hakkiyla-istifade-edebilmenin-yolu/
Devamını Oku »

Esma Uludağ Belgeseli…

Türkiyeli mülteci Esma Uludağ’ın vefat yıldönümünde BOLD’un hazırladığı “Esma Uludağ’ın Özgürlüğe Yürüyüşü Belgeseli”nin kısa versiyonunun gala gösterimi Youtube’tan başladı..

 

medyabold
Devamını Oku »

İngiltere’de Atatürk konulu beste yarışması

İngiltere’de 40 yaşa kadar bestecilerin katılabileceği Atatürk konulu bir beste yarışması düzenleniyor.

MÜZİSYEN ÇİFT DÜZENLİYOR
NTV’nin haberine göre Yarışmanın düzenlenmesine sanat yaşamını İngiltere’de sürdüren kemancı Ayşen Ulucan ile Brezilya asıllı eşi Hasting Flarmoni Orkestrası’nın kurucusu ve sanat yönetmeni şef Marcio da Silva ön ayak oldu.

Bestecilerden, Atatürk’ün yaşamından seçecekleri bir görünüm üzerine 10-15 dakikalık bir senfonik şiir ya da 20-25 dakikalık bir keman konçertosu yazıp göndermeleri isteniyor.

Yarışmayı organize eden Ayşen Ulucan ve Marcio da Silva çifti

YARIŞMA KURALLARI

Yarışmaya gönderilecek eserin orkestrasyonunda yer alacak enstrümanlar ve sayıları şöyle: 6 birinci keman, 5 ikinci keman, 4 viyola, 3 viyolonsel, 2 kontrbas, bir flüt, bir piccolo, bir klarnet, bir basklarnet, 4 korno, 2 trompet, 3 trombon, bestecilerin arzu ettiği vurmalıları kullanacak bir vurma çalgı.

Eserler PDF formatında gönderilecek ve el yazısı kabul edilmeyecek. İsteyen midi seslendirmesini ekleyebilecek. Katılımcılardan istenenler arasında bestecinin özgeçmişi, pasaport kopyası, eserlerinden herhangi birinin video/ses kaydı ve gönderilerin eserin ayrıntılı program notu da yer alıyor.

Seçici kuruldaki jüri üyelerinin isimleri şöyle: Besteci Onur Türkmen (Bilkent Kompozisyon), besteci Özkan Manav (MSGSÜ Kompozisyon), besteci Philip O’Meara, besteci Massimilliano Matestic, şef Scott Sandmeier, şef Marcio da Silva.

Jüri, gönderilenler arasından Hasting Filarmoni tarafından seslendirilecek üç eser seçecek. Üç eserin seslendirileceği konser sonunda birinci seçilecek. Hasting Filarmoni birinci gelene yeni bir beste siparişi vererek 2019-2020 sezonunda seslendirecek ve 500 pound ödeyecek.

medyabold
Devamını Oku »

Brezilya, Türkiye’nin isteğiyle vatandaşını gözaltına aldı

Brezilya vatandaşı işadamı Ali Sipahi, Türkiye’nin isteğiyle ABD’den Brezilya’ya dönerken São Paulo’daki Guarulho Havalimanı’nda gözaltına alındı. Türkiye, 6 Nisan’da gözaltına alınan 31 yaşındaki Sipahi’nin iadesini istiyor.

Sipahi’ye yöneltilen suçlamalar arasında Bank Asya’da hesabı olmak ve dernek yöneticiliği bulunuyor. 6 Nisan’dan bu yana vatandaşı olduğu Brezilya’da tutuklu olan Sipahi için iade talebinde belirtilen suçlamalar ise Brezilya-Türkiye Kültür Merkezi’ni (CCBT) ve Brezilya-Türkiye Sanayi ve Ticaret Odası’nı (CCITB) yönetmek.

Brezilya Yüksek Mahkemesi hâlen Türkiye’nin iade talebini değerlendiriyor. Türkiye’nin iade talebinde Sipahi’nin 2013 ve 2014 arasında Bank Asya’ya 1,721.31 Türk Lirası yatırmış olması gerekçe olarak gösteriliyor.

Ali Sipahi 2017’den bu yana Brezilya vatandaşı ve yine Brezilya doğumlu bir oğlu var. 2007’den bu yana Brezilya’da yaşayan Sipahi bir lokanta işletiyor.

BREZİLYA BASINI GENİŞ YER VERDİ

Brezilya basını Sipahi’nin tutuklanmasına geniş yer verdi. Ülkenin köklü gazetelerinden Folha de São Paulo’da yer alan haberde Sipahi’nin iade edilmesi durumunda 7,5 ila 15 yıl arası hapis cezası alabileceğinin altı çizildi. Haberde ayrıca Sipahi’nin avukatlarının tutuklamanın Brezilya’da bir ilk niteliği taşıdığını belirttiği de vurgulanıyor.

ESKİ BREZİLYA CUMHURBAŞKANINDAN DESTEK

Sipahi’nin tutukluluğuna ulusal basının yanı sıra Brezilya eski cumhurbaşkanı Fernando Henrique Cardoso da tepki gösterdi. Cardoso, kendi adını taşıyan vakfın arandığını ve CCBT ile olan işbirliğini bitirmelerinin talep edildiğini belirtti.

Brezilya’da yaşayan hizmet gönüllüsü diğer Türkler de benzer kararlarla karşılaşma riski altında bulunuyor. Brezilya Türkiye Kültür Derneği başkanı Mustafa Göktepe toplantı ve seminerler için gittiği ABD’den Brezilya’ya benzer bir durumla karşılaşma riski altında olduğu için dönemiyor.

kronos
Devamını Oku »

Facebook: Milyonlarca Instagram şifresi, şifresiz bir şekilde depolandı

Facebook, okunabilir biçimde depolanan Facebook şifrelerinden sonra şimdi de Instagram şifrelerinin aynı formatta depolandığını itiraf etti.

Sosyal medya devi, mart ayının başlarında milyonlarca kullanıcının şifresinin, şifresiz metin halinde sunuculara yüklendiğini açıklamıştı. Facebook, bu açıklamanın ardından hemen bir açıklama daha yaparak, gizli verilerin yanlış kullanımlara konu olmadığını söylemişti. Tüm bunlardan bir hafta sonra ise Facebook’un veri paylaşma uygulaması sebebiyle federal soruşturma altında olduğu ortaya çıkmıştı.

Daha bu olayın dumanı üstünde tüterken Facebook, on binlerce Instagram kullanıcısının şifresinin de benzer bir yöntemle depolandığını duyurdu. Burada da sayılar on binler değil milyonlar. Facebook, yayımladığı blog yazısında milyonlarca Instagram şifresinin, sunuculara okunabilir formatta yüklendiğini söyledi.

Yazıda, duruma ilişkin şu bilgiler paylaşıldı:

“Bu yazı yayımlandıktan sonra, daha fazla okunabilir formatta Instagram şifre kayıtlarının olduğunu keşfettik. Bunun milyonlarca Instagram kullanıcısını etkilediğini tahmin ediyoruz. Diğerlerinde yaptığımız gibi bu kullanıcıları da bilgilendireceğiz. Yaptığımız araştırmalara göre, depolanmış olan bu kayıtlar istismar edilmemiş ve kayıtlara uygunsuz bir şekilde erişilmemiş.”

Şifresiz bir şekilde depolanan bu dosyalar, binlerce Facebook çalışanına açık durumdaydı. Facebook’un yaptığı açıklamaya göre, Facebook’un içerisinden herhangi bir kimse bu dosyaları yanlış bir şekilde kullanmamış veya bu şifrelere erişilmemiş.

Tüm bunlara ek olarak Facebook, gizliliği konusunda endişelenen Instagram kullanıcılarının şifrelerini hemen değiştirmelerini ve iki aşamalı kimlik doğrulamayı aktifleştirmelerini önerdi.

medyabold
Devamını Oku »

Bir askeri gözaltına almaya giden polislere eşinin cevabı: “Cebeci Şehitliği’ne gidin, orada bulursunuz!”

Bylock’ta olduğu ankesörlü telefon soruşturmalarında da haksızlık, hukuksuzluk ve absürdlük diz boyu. Polisler, gözaltı için şehit olan bir askerin evine gitti. Eşi, “Cebeci Şehitliği’ne gidin, orada bulursunuz” dedi.

BOLD- Odatv yazarı Müyesser Yıldız bugünkü köşesinde ankesörlü telefon soruşturmalarındaki tuhaflığı, çelişkileri yazdı ve “Ankesörde neler oluyor” diye sordu.

Yıldız “Öyle bir isim ankesörden suçlandı ki…” başlıklı yazısına “ByLock’tan sonra hemen her güne TSK’ya yönelik ankesör operasyonlarıyla uyanıyoruz. ‘En ciddi delil’ denilen ByLock’ta ne tür kumpas ve manipülasyonların yapıldığı sonradan ortaya çıktı” diyerek başladı.

Yıldız İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun geçtiğimiz ekim ayında yaptığı açıklamayı hatırlatarak “Bakan Soylu’nun, ‘En kuvvetli operasyon’ olarak nitelendirdiği ankesör konusunda yazılacak, sorulacak çok şey var” dedi ve ankesör aramaları ve soruşturmalarındaki 7 çelişkiye  dikkat çekerek şöyle devam etti:

“Ankesör listelerinin ne zaman, kimler tarafından ve hangi ülkeye ait yazılım sistemiyle oluşturulduğunun sorgulanmaması, bizzat bazı mahkeme kararlarına da yansıdığı üzere, ‘Arayan kim, ne görüşülmüş, görüşme sonrası hangi eylem yapılmış?’ sorularının tartışılmaması garip değil mi?”

ŞEHİDİN ADRESİNİ SORDULAR

Yıldız yazısını, ankesör soruşturmaları kapsamında gözaltına alınan ya da alınmak istenen çok çarpıcı üç örnekten bahsederek noktaladı:

“Polisler, gözaltı için bir askerin evine gider. Evde eşi var, askerin nerede olduğu sorulur. Eş, ‘Niye soruyorsunuz?’ der. Polisler, ankesörden gözaltı kararı olduğunu bildirince de birkaç yıl önce şehit düşmüş eşinin adresini şöyle verir:

‘Cebeci Şehitliği’ne gidin, orada bulursunuz!’

Bir diğer örnek; Irak’ta, Suriye’de operasyona giden çok sayıda askerin, döndükleri gün ankesörden gözaltına alındığını biliyor musunuz? Hele bir tanesi var ki; 15 Temmuz sonrasında çok önemli hizmetler vermiş, El Bab’da, Afrin’de çarpışmış, dönüşte o da gözaltına alınmış, adli kontrolle yani yurt dışı yasağıyla bırakıldıktan sonra TSK ve savcılıklarca verilen çok özel görevleri yerine getirmek üzere defalarca yurtdışına gönderilmiş biri. Tüm bunlardan sonra geçtiğimiz günlerde açığa alındı!..

SIRA 15 TEMMUZ GAZİSİNE GELDİ

Ve en can alıcı örnek;

15 Temmuz gecesi önemli bir birliğimizde yaşanan çatışmalarda başına isabet eden kurşunla ağır yaralanıp, gazi oldu… İsmi, darbe gecesinin “gizli kahramanları” arasında sayıldı… Bakanlar evine gidip, “Sizler gerçek Türk askerisiniz. Sizler kahramansınız. Karşınızdakiler asker değil teröristti. Sizlerin ve milletimizin fedakârlıkları sayesinde bu hain girişimi atlattık” diye teşekkürlerini iletti.

İyileştikten sonra görevine döndü. Açılan darbe davasına mağdur/müşteki sıfatıyla katıldı.

Yakın zamanda sonuçlanan davada, bu askerimizi “kasten öldürmeye teşebbüs” suçundan bazı sanıklara ayrıca 15 yıl hapis cezası verildi.

İddia şu ki, işte o da 10 gün kadar önce ankesör aramasından açığa alındı.

Arkadaşlarının söylediğine göre, bu gelişme üzerine babasının mezarının yanına kendi mezarını kazıp, önünde fotoğraf çektiren ve bunu da “Mezarın ölçüsü tamam. İtina ile mezar kazılır” sözleriyle sosyal medya hesabından paylaşan gazimize de sıra geldiyse,

Daha önemlisi, “FETÖ”nün dünyanın en büyük ve tehlikeli casusluk örgütü olduğunda mutabıksak, bir nebze şüphe duyup, “Ankesörde neler oluyor?” diye sormak gerekmiyor mu?

YAZININ TAMAMI

Öyle bir isim “ankesör”den suçlandı ki…

ByLock’tan sonra hemen her güne TSK’ya yönelik ankesör operasyonlarıyla uyanıyoruz. “En ciddi delil” denilen ByLock’ta ne tür kumpas ve manipülasyonların yapıldığı sonradan ortaya çıktı.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu geçtiğimiz Ekim ayında yaptığı bir açıklamada, “FETÖ”ye yönelik ankesörlü telefon soruşturmalarına dikkat çekip, şunları söylemişti:

“FETÖ’ye yönelik şu anda elimizdeki en kuvvetli operasyonlar ardışık ve ankesörlü arama işidir. ByLock operasyonlarından daha ciddi operasyonlardır. Bunu bitirdiğimiz andan itibaren Türkiye’deki FETÖ tehlikesi tamamen ortadan kalkacaktır. Milletimiz şunu iyi bilsin, bu konuda mesele devletin kontrolü altındadır.”

Bakan Soylu’nun, “En kuvvetli operasyon” olarak nitelendirdiği ankesör konusunda yazılacak, sorulacak çok şey var. Şimdilik sadece şunlara dikkat çekelim:

Bizzat Erdoğan’ın belirlediği 17/25 Aralık 2013 “Miladı”na rağmen, ankesörlü telefon soruşturmalarının 2010’lara gitmesi,

Bu kadar teknik imkan ve kameraya rağmen 2018’e ilişkin ankesör kayıtlarında dahi şu ana kadar telefonun öbür ucundaki “İmamlardan” sadece 1-2’sinin bulunması,
Yasalara göre, en fazla 1-2 yıl saklanması gereken kayıtların bunca yıl nerelerde, kimlerce ve neden depolandığının bilinmemesi,

Kayıtları tutan BTK (Eski adıyla TİB) ve TELEKOM’un uzun yıllar “FETÖ”nün hakimiyetinde olmasının gözardı edilmesi,

Ankesör HTS’leri ile arandığı belirtilen cep telefonu HTS’lerinin birbirini tutmamasına bakılmaması,

“FETÖ’nün hücre yapılanması” şeklinde çalıştığı vurgulanırken, aynı imamın farklı kuvvetlerde, farklı rütbelerdeki askerleri aramış olmasındaki çelişkinin üzerinde durulmaması,

Ankesör listelerinin ne zaman, kimler tarafından ve hangi ülkeye ait yazılım sistemiyle oluşturulduğunun sorgulanmaması,

Bizzat bazı mahkeme kararlarına da yansıdığı üzere, “Arayan kim, ne görüşülmüş, görüşme sonrası hangi eylem yapılmış?” sorularının tartışılmaması garip değil mi?

ŞEHİDİN ADRESİNİ SORDULAR

Geçen ay bir gazetede şöyle bir haber yayınlandı:

“TSK’da hemen hemen her hafta yapılan FETÖ operasyonlarının başlıca nedeni, büfe aramaları yöntemi ile deşifre olan örgüt üyeleri. Güvenlik güçleri, sayılarının on binleri bulduğu belirtilen örgüt üyelerini tek bir seferde gözaltına almaları ve aynı anda sorgulamaları mümkün olmadığından, zamana yayarak operasyon yapıyor.”

Bunun anlamı şu; Görevdeki asker ankesörden aranmış, yani “FETÖ”cü. Ancak toplu gözaltı ve sorgulama mümkün olmadığından görevine devam ediyor… Ankesörden arandığına göre, “FETÖ”cü olduğunu biliyor, ama kaçmıyor, hiçbir şey yapmıyor, gözaltı sırasının gelmesini bekliyor!..

Bir başka nokta; Madem isimler belli, bizzat bir mahkeme başkanının ifadesiyle, “Geçen süreçte delilleri güçlendirmek için neden fiziki ve teknik takip yapılmaz da doğrudan gözaltı kararı verilir?”… Buyurun bir garabet daha!..

Yukarıda bu listelerin ne zaman oluşturulduğunu sormuştuk ya; Çok çarpıcı üç örnek aktaralım:

Polisler, gözaltı için bir askerin evine gider. Evde eşi var, askerin nerede olduğu sorulur. Eş, “Niye soruyorsunuz?” der. Polisler, ankesörden gözaltı kararı olduğunu bildirince de birkaç yıl önce şehit düşmüş eşinin adresini şöyle verir:

“Cebeci Şehitliği’ne gidin, orada bulursunuz!..”

Bir diğer örnek; Irak’ta, Suriye’de operasyona giden çok sayıda askerin, döndükleri gün ankesörden gözaltına alındığını biliyor musunuz? Hele bir tanesi var ki; 15 Temmuz sonrasında çok önemli hizmetler vermiş, El Bab’da, Afrin’de çarpışmış, dönüşte o da gözaltına alınmış, adli kontrolle yani yurt dışı yasağıyla bırakıldıktan sonra TSK ve Savcılıklarca verilen çok özel görevleri yerine getirmek üzere defalarca yurtdışına gönderilmiş biri. Tüm bunlardan sonra geçtiğimiz günlerde açığa alındı!..

SIRA 15 TEMMUZ GAZİSİNE GELDİ

Ve en can alıcı örnek;

15 Temmuz gecesi önemli bir birliğimizde yaşanan çatışmalarda başına isabet eden kurşunla ağır yaralanıp, gazi oldu… İsmi, darbe gecesinin “gizli kahramanları” arasında sayıldı… Bakanlar evine gidip, “Sizler gerçek Türk askerisiniz. Sizler kahramansınız. Karşınızdakiler asker değil teröristti. Sizlerin ve milletimizin fedakârlıkları sayesinde bu hain girişimi atlattık” diye teşekkürlerini iletti.

İyileştikten sonra görevine döndü. Açılan darbe davasına mağdur/müşteki sıfatıyla katıldı.

Yakın zamanda sonuçlanan davada, bu askerimizi “kasten öldürmeye teşebbüs” suçundan bazı sanıklara ayrıca 15 yıl hapis cezası verildi.

İddia şu ki, işte o da 10 gün kadar önce ankesör aramasından açığa alındı.

Arkadaşlarının söylediğine göre, bu gelişme üzerine babasının mezarının yanına kendi mezarını kazıp, önünde fotoğraf çektiren ve bunu da “Mezarın ölçüsü tamam. İtina ile mezar kazılır” sözleriyle sosyal medya hesabından paylaşan gazimize de sıra geldiyse,

Daha önemlisi, “FETÖ”nün dünyanın en büyük ve tehlikeli casusluk örgütü olduğunda mutabıksak, bir nebze şüphe duyup, “Ankesörde neler oluyor?” diye sormak gerekmiyor mu?

 

medyabold
Devamını Oku »

15 Temmuz Gazisi ankesör soruşturmasında açığa alındı

Bylock da olduğu ankesörlü telefon soruşturmalarında haksızlık, hukuksuzluk ve absürdlük diz boyu. 15 Temmuz gazisi bir asker geçtiğimiz günlerde açığa alındı. Polisler, şehit olan başka bir askerin evine gözaltı için gitti.

BOLD- Odatv yazarı Müyesser Yıldız bugünkü köşesinde ankesörlü telefon soruşturmalarındaki tuhaflığı, çelişkileri yazdı ve “Ankesörde neler oluyor” diye sordu.

Yıldız “Öyle bir isim ankesörden suçlandı ki…” başlıklı yazısına “ByLock’tan sonra hemen her güne TSK’ya yönelik ankesör operasyonlarıyla uyanıyoruz. ‘En ciddi delil’ denilen ByLock’ta ne tür kumpas ve manipülasyonların yapıldığı sonradan ortaya çıktı” diyerek başladı.

Yıldız İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun geçtiğimiz ekim ayında yaptığı açıklamayı hatırlatarak “Bakan Soylu’nun, ‘En kuvvetli operasyon’ olarak nitelendirdiği ankesör konusunda yazılacak, sorulacak çok şey var” dedi ve ankesör aramaları ve soruşturmalarındaki 7 çelişkiye  dikkat çekerek şöyle devam etti:

“Ankesör listelerinin ne zaman, kimler tarafından ve hangi ülkeye ait yazılım sistemiyle oluşturulduğunun sorgulanmaması, bizzat bazı mahkeme kararlarına da yansıdığı üzere, ‘Arayan kim, ne görüşülmüş, görüşme sonrası hangi eylem yapılmış?’ sorularının tartışılmaması garip değil mi?”

ŞEHİDİN ADRESİNİ SORDULAR

Yıldız yazısını, ankesör soruşturmaları kapsamında gözaltına alınan ya da alınmak istenen çok çarpıcı üç örnekten bahsederek noktaladı:

“Polisler, gözaltı için bir askerin evine gider. Evde eşi var, askerin nerede olduğu sorulur. Eş, ‘Niye soruyorsunuz?’ der. Polisler, ankesörden gözaltı kararı olduğunu bildirince de birkaç yıl önce şehit düşmüş eşinin adresini şöyle verir:

‘Cebeci Şehitliği’ne gidin, orada bulursunuz!’

Bir diğer örnek; Irak’ta, Suriye’de operasyona giden çok sayıda askerin, döndükleri gün ankesörden gözaltına alındığını biliyor musunuz? Hele bir tanesi var ki; 15 Temmuz sonrasında çok önemli hizmetler vermiş, El Bab’da, Afrin’de çarpışmış, dönüşte o da gözaltına alınmış, adli kontrolle yani yurt dışı yasağıyla bırakıldıktan sonra TSK ve savcılıklarca verilen çok özel görevleri yerine getirmek üzere defalarca yurtdışına gönderilmiş biri. Tüm bunlardan sonra geçtiğimiz günlerde açığa alındı!..

SIRA 15 TEMMUZ GAZİSİNE GELDİ

Ve en can alıcı örnek;

15 Temmuz gecesi önemli bir birliğimizde yaşanan çatışmalarda başına isabet eden kurşunla ağır yaralanıp, gazi oldu… İsmi, darbe gecesinin “gizli kahramanları” arasında sayıldı… Bakanlar evine gidip, “Sizler gerçek Türk askerisiniz. Sizler kahramansınız. Karşınızdakiler asker değil teröristti. Sizlerin ve milletimizin fedakârlıkları sayesinde bu hain girişimi atlattık” diye teşekkürlerini iletti.

İyileştikten sonra görevine döndü. Açılan darbe davasına mağdur/müşteki sıfatıyla katıldı.

Yakın zamanda sonuçlanan davada, bu askerimizi “kasten öldürmeye teşebbüs” suçundan bazı sanıklara ayrıca 15 yıl hapis cezası verildi.

İddia şu ki, işte o da 10 gün kadar önce ankesör aramasından açığa alındı.

Arkadaşlarının söylediğine göre, bu gelişme üzerine babasının mezarının yanına kendi mezarını kazıp, önünde fotoğraf çektiren ve bunu da “Mezarın ölçüsü tamam. İtina ile mezar kazılır” sözleriyle sosyal medya hesabından paylaşan gazimize de sıra geldiyse,

Daha önemlisi, “FETÖ”nün dünyanın en büyük ve tehlikeli casusluk örgütü olduğunda mutabıksak, bir nebze şüphe duyup, “Ankesörde neler oluyor?” diye sormak gerekmiyor mu?

YAZININ TAMAMI

Öyle bir isim “ankesör”den suçlandı ki…

ByLock’tan sonra hemen her güne TSK’ya yönelik ankesör operasyonlarıyla uyanıyoruz. “En ciddi delil” denilen ByLock’ta ne tür kumpas ve manipülasyonların yapıldığı sonradan ortaya çıktı.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu geçtiğimiz Ekim ayında yaptığı bir açıklamada, “FETÖ”ye yönelik ankesörlü telefon soruşturmalarına dikkat çekip, şunları söylemişti:

“FETÖ’ye yönelik şu anda elimizdeki en kuvvetli operasyonlar ardışık ve ankesörlü arama işidir. ByLock operasyonlarından daha ciddi operasyonlardır. Bunu bitirdiğimiz andan itibaren Türkiye’deki FETÖ tehlikesi tamamen ortadan kalkacaktır. Milletimiz şunu iyi bilsin, bu konuda mesele devletin kontrolü altındadır.”

Bakan Soylu’nun, “En kuvvetli operasyon” olarak nitelendirdiği ankesör konusunda yazılacak, sorulacak çok şey var. Şimdilik sadece şunlara dikkat çekelim:

Bizzat Erdoğan’ın belirlediği 17/25 Aralık 2013 “Miladı”na rağmen, ankesörlü telefon soruşturmalarının 2010’lara gitmesi,

Bu kadar teknik imkan ve kameraya rağmen 2018’e ilişkin ankesör kayıtlarında dahi şu ana kadar telefonun öbür ucundaki “İmamlardan” sadece 1-2’sinin bulunması,
Yasalara göre, en fazla 1-2 yıl saklanması gereken kayıtların bunca yıl nerelerde, kimlerce ve neden depolandığının bilinmemesi,

Kayıtları tutan BTK (Eski adıyla TİB) ve TELEKOM’un uzun yıllar “FETÖ”nün hakimiyetinde olmasının gözardı edilmesi,

Ankesör HTS’leri ile arandığı belirtilen cep telefonu HTS’lerinin birbirini tutmamasına bakılmaması,

“FETÖ’nün hücre yapılanması” şeklinde çalıştığı vurgulanırken, aynı imamın farklı kuvvetlerde, farklı rütbelerdeki askerleri aramış olmasındaki çelişkinin üzerinde durulmaması,

Ankesör listelerinin ne zaman, kimler tarafından ve hangi ülkeye ait yazılım sistemiyle oluşturulduğunun sorgulanmaması,

Bizzat bazı mahkeme kararlarına da yansıdığı üzere, “Arayan kim, ne görüşülmüş, görüşme sonrası hangi eylem yapılmış?” sorularının tartışılmaması garip değil mi?

ŞEHİDİN ADRESİNİ SORDULAR

Geçen ay bir gazetede şöyle bir haber yayınlandı:

“TSK’da hemen hemen her hafta yapılan FETÖ operasyonlarının başlıca nedeni, büfe aramaları yöntemi ile deşifre olan örgüt üyeleri. Güvenlik güçleri, sayılarının on binleri bulduğu belirtilen örgüt üyelerini tek bir seferde gözaltına almaları ve aynı anda sorgulamaları mümkün olmadığından, zamana yayarak operasyon yapıyor.”

Bunun anlamı şu; Görevdeki asker ankesörden aranmış, yani “FETÖ”cü. Ancak toplu gözaltı ve sorgulama mümkün olmadığından görevine devam ediyor… Ankesörden arandığına göre, “FETÖ”cü olduğunu biliyor, ama kaçmıyor, hiçbir şey yapmıyor, gözaltı sırasının gelmesini bekliyor!..

Bir başka nokta; Madem isimler belli, bizzat bir mahkeme başkanının ifadesiyle, “Geçen süreçte delilleri güçlendirmek için neden fiziki ve teknik takip yapılmaz da doğrudan gözaltı kararı verilir?”… Buyurun bir garabet daha!..

Yukarıda bu listelerin ne zaman oluşturulduğunu sormuştuk ya; Çok çarpıcı üç örnek aktaralım:

Polisler, gözaltı için bir askerin evine gider. Evde eşi var, askerin nerede olduğu sorulur. Eş, “Niye soruyorsunuz?” der. Polisler, ankesörden gözaltı kararı olduğunu bildirince de birkaç yıl önce şehit düşmüş eşinin adresini şöyle verir:

“Cebeci Şehitliği’ne gidin, orada bulursunuz!..”

Bir diğer örnek; Irak’ta, Suriye’de operasyona giden çok sayıda askerin, döndükleri gün ankesörden gözaltına alındığını biliyor musunuz? Hele bir tanesi var ki; 15 Temmuz sonrasında çok önemli hizmetler vermiş, El Bab’da, Afrin’de çarpışmış, dönüşte o da gözaltına alınmış, adli kontrolle yani yurt dışı yasağıyla bırakıldıktan sonra TSK ve Savcılıklarca verilen çok özel görevleri yerine getirmek üzere defalarca yurtdışına gönderilmiş biri. Tüm bunlardan sonra geçtiğimiz günlerde açığa alındı!..

SIRA 15 TEMMUZ GAZİSİNE GELDİ

Ve en can alıcı örnek;

15 Temmuz gecesi önemli bir birliğimizde yaşanan çatışmalarda başına isabet eden kurşunla ağır yaralanıp, gazi oldu… İsmi, darbe gecesinin “gizli kahramanları” arasında sayıldı… Bakanlar evine gidip, “Sizler gerçek Türk askerisiniz. Sizler kahramansınız. Karşınızdakiler asker değil teröristti. Sizlerin ve milletimizin fedakârlıkları sayesinde bu hain girişimi atlattık” diye teşekkürlerini iletti.

İyileştikten sonra görevine döndü. Açılan darbe davasına mağdur/müşteki sıfatıyla katıldı.

Yakın zamanda sonuçlanan davada, bu askerimizi “kasten öldürmeye teşebbüs” suçundan bazı sanıklara ayrıca 15 yıl hapis cezası verildi.

İddia şu ki, işte o da 10 gün kadar önce ankesör aramasından açığa alındı.

Arkadaşlarının söylediğine göre, bu gelişme üzerine babasının mezarının yanına kendi mezarını kazıp, önünde fotoğraf çektiren ve bunu da “Mezarın ölçüsü tamam. İtina ile mezar kazılır” sözleriyle sosyal medya hesabından paylaşan gazimize de sıra geldiyse,

Daha önemlisi, “FETÖ”nün dünyanın en büyük ve tehlikeli casusluk örgütü olduğunda mutabıksak, bir nebze şüphe duyup, “Ankesörde neler oluyor?” diye sormak gerekmiyor mu?

 

medyabold
Devamını Oku »

Erdogan, krizden “dış güçler”i sorumlu tutmaya devam etti: Ekonomik teröre teslim olmayacağız

AKP’nin Kızılcahamam kampının kapanışında konuşan Erdoğan, “Silahlı ve diplomatik teröre nasıl teslim olmadıysak, ekonomik teröre de teslim olmadık, olmayacağız” dedi.

“Önümüzde seçim gerilimi yaşamayacağımız 4 yılı aşkın bir süre bulunuyor. İhtiyacımız olan yapısal dönüşümleri birer birer hayata geçirmekte kararlıyız” diyen Erdoğan, “Vatandaşlarımızı rahatlatacak adımları attıkça, başımızdaki kara bulutların dağılacağına inanıyoruz” açıklamasında bulundu.

Erdoğan, “Geçtiğimiz zorlu sınamalar bize büyük ve güçlü Türkiye’yi inşa davasından asla taviz veremeyeceğimizi tekrar hatırlatmıştır. Bir kez daha gördük ki ya olacağız ya öleceğiz, bunun başka yolu yok” diye konuştu.

“Bu yılın ilk çeyreğinde ekonomide dengelenme devam etti. Göstergelere baktığımızda tüm verilerin artık olumlu bir yönde yükselişe işaret ettiğini görüyoruz” iddiasını dile getiren Erdoğan, “Bir dönem sınırlarımıza atılan füzeler, bombalar, kurşunlar neyse, son aylarda ekonomimize yapılan saldırılar da aynısıdır” şeklinde konuştu.

Erdoğan şöyle devam etti:

“Silahlı ve diplomatik teröre nasıl teslim olmadıysak, ekonomik teröre de teslim olmadık, olmayacağız.

Filanca yabancı finans kurumu şöyle diyormuş, filanca devlet ülkemize şaşı bakıyormuş, filanca kesim saçma sapan yollara tevessül ediyormuş… Bunların hiçbirinin zerre kadar kıymeti yoktur. Asıl olan ülke ve millet olarak bizim ne istediğimiz, ne yaptığımız, nereye varmak istediğimizdir.

“TÜRKİYE BUZ DAĞI GİBİDİR, GÖRÜNMEYEN KISMI ÇOK DAHA BÜYÜKTÜR”

Türkiye her alanda olduğu gibi ekonomide de öyle bir ülkedir ki, buz dağı gibi görünmeyen kısmı, görünen kısmından çok daha büyüktür.

CHP yönetimi başkadır, CHP’ye oy veren vatandaşlarımız başkadır. Bunu birbirinden ayıralım. Türkiye’de özellikle yerli ve milli olan her şeye yönelik linç kampanyası söz konusu olduğunda kimse CHP’nin eline su dökemez.

Birileri ısrarla 2023 hedeflerimizi bir hayal, bir serap gibi göstermeye çalışıyor. Halbuki biz hep birlikte bu hedeflere inanıp çalışırsak 2023’te çok daha ötesine geçmemiz mümkündür.

“ŞEHİT YAKINLARININ VE ÇUBUK HALKININ TACİZ EDİLMESİNE KARŞIYIZ”

(Kılıçdaroğlu’na yönelik saldırı)Biz saldırıyı açık bir dille kınadık. Biz, şehit yakınlarının ve koskoca bir ilçe halkının taciz edilmesine, tariz edilmesine, terörist ithamına ve hakarete maruz kalmasına karşı çıkıyoruz.

Gerek partide gerek yönetimde, bizimle birlikte yol yürüyen her bir arkadaşımızın milletimizin tamamına karşı sorumlu olduğunun bilinciyle hareket etmesi gerekiyor.

“AK PARTİ’NİN KADERİ ÜLKEMİZLE BÜTÜNLEŞTİ”

Hiç kimsenin şahsi ajandası, Türkiye’nin ve artık kaderi ülkemizle bütünleşmiş olan AK Parti’nin misyonunun önüne geçemez. Kendisini ülkesinden ve partisinden büyük görerek bu yolda yürümeye kalkanlar zaten baştan kaybetmiştir. Böylelerinin Türkiye’ye ve AK Parti’ye kaybettirmesine de izin veremeyiz.

Millete en iyi hizmeti kim yapıyorsa onunla yola devam etmek, ülkenin ve partimizin yöneticisi olarak bizim görevimizdir. Milletimizin bunca yıldır hükümette ve belediyelerde AK Parti’den umudunu kesmemiş olmasının sebebi kendi kendimizi yenileme becerimizdir.

Kendisine tanınan fırsatı, verilen imkanı kullanamayanlar nöbeti devretmeyi kabullenmek zorundadırlar.

“SEÇİMLERDEKİ BAŞARI SIRAMIZA GÖRE TÜM İLLERİ DOLAŞACAĞIM”

Ramazandan sonra başarı sırasına göre tüm illerimizi dolaşma azmindeyim ve dolaşacağım.

Ne dışarıdan ülkemize yönelen ekonomik ve siyasi saldırılar ne de içeride ekilmek istenen fitne tohumları bizi gerçek gündemimizden kopartamayacak.

Aday yapılmadığı için istifa edip kimisi bağımsız, kimisi başka partiden gidip aday olmuşlardır, seçimi de kazanmıştır, kazanabilir. Bunlar bizi de üzmesin. Şimdi bundan sonra onlar kendi dertlerine baksınlar, biz bu tür safralardan kurtulduğumuz için rahat olalım.”

medyabold
Devamını Oku »

Ali Atay filmi ‘Cinayet Süsü’nden ilk fragman yayınlandı

Ali Atay’ın yönetmenlik koltuğunda oturduğu ve 16 Ağustos’ta vizyona girmesi planlanan Cinayet Süsü’nün ilk fragmanı yayınlandı.

YILMAZ ERDOĞAN’A GÖNDERME
Yapımcı TAFF Pictures fragmanı “sadece sinemalarda” etiketiyle yayınlayarak filmini Netflix’te de yayınlatan Yılmaz Erdoğan’a göndermede bulundu. Cinayet Süsü’nde Uğur Yücel, Binnur Kaya, Cengiz Bozkurt, Mert Denizmen ve Feyyaz Yiğit gibi isimler yer alıyor.

medyabold
Devamını Oku »

’15 Temmuz kahramanı’ asker de ankesörlü telefondan açığa alındı

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun Gülen cemaatine yönelik opreasyonlarda ‘elimizdeki en kuvvetli’ delil olarak nitelediği ‘ardışık ve ankesörlü arama’ soruşturmalarında Cebeci Şehitliği’nde yatan bir asker ve Afrin’de görev alan bir ‘gazi’den sonra 15 Temmuz kahramanı ilan edilen bir askerin de gözaltına alındığı ortaya çıktı.

Odatv’den Müyesser Yıldız’ın  haberine göre ’15 Temmuz gecesi yaşanan çatışmalarda başına isabet eden kurşunla ağır yaralanıp, gazi olan ve ismi, darbe gecesinin “gizli kahramanları” arasında sayılan bir asker’ 10 gün önce ankesör aramasından açığa alındı.

Yıldız yazısında, bugüne kadar binlerce askerin gözaltına alınması ve tutuklanmasına neden olan ankesörlü telefon soruşturmaları hakkında, Erdoğan’ın ilan ettiği 17/25 Aralık 2013 “Miladı”na rağmen, ankesörlü telefon soruşturmalarının neden 2010’lara kadar gittiği, 2018’e ilişkin ankesör kayıtlarında dahi sadece  “Sivil İmam” oldukları öne sürülen 1-2 kişiye ulaşıldığını, yasalara göre, en fazla 1-2 yıl saklanması gereken kayıtların bunca yıl nerelerde, kimlerce ve neden  depolandığını, ankesör HTS’leri ile arandığı belirtilen cep telefonu HTS’lerinin birbirini tutmamasına neden bakılmadığını “hücre yapılanması”şeklinde çalıştığı iddia edilen cemaat üyelerinin farklı kuvvet komutanlıklarında, farklı rütbelerdeki askerleri aramış olmasındaki çelişkinin üzerine neden durulmadığını, ankesör listelerinin ne zaman, kimler tarafından ve hangi ülkeye ait yazılım sistemiyle oluşturulduğunun neden sorgulanmadığını sordu.

Müyesser Yıldız şu iddialarda bulunu:

ŞEHİDİN ADRESİNİ SORDULAR

Geçen ay bir gazetede şöyle bir haber yayınlandı:

“TSK’da hemen hemen her hafta yapılan FETÖ operasyonlarının başlıca nedeni, büfe aramaları yöntemi ile deşifre olan örgüt üyeleri. Güvenlik güçleri, sayılarının on binleri bulduğu belirtilen örgüt üyelerini tek bir seferde gözaltına almaları ve aynı anda sorgulamaları mümkün olmadığından, zamana yayarak operasyon yapıyor.”

Bunun anlamı şu; Görevdeki asker ankesörden aranmış, yani “FETÖ”cü. Ancak toplu gözaltı ve sorgulama mümkün olmadığından görevine devam ediyor… Ankesörden arandığına göre, “FETÖ”cü olduğunu biliyor, ama kaçmıyor, hiçbir şey yapmıyor, gözaltı sırasının gelmesini bekliyor!..

Bir başka nokta; Madem isimler belli, bizzat bir mahkeme başkanının ifadesiyle, “Geçen süreçte delilleri güçlendirmek için neden fiziki ve teknik takip yapılmaz da doğrudan gözaltı kararı verilir?”… Buyurun bir garabet daha!..

Yukarıda bu listelerin ne zaman oluşturulduğunu sormuştuk ya; Çok çarpıcı üç örnek aktaralım:

Polisler, gözaltı için bir askerin evine gider. Evde eşi var, askerin nerede olduğu sorulur. Eş, “Niye soruyorsunuz?” der. Polisler, ankesörden gözaltı kararı olduğunu bildirince de birkaç yıl önce şehit düşmüş eşinin adresini şöyle verir:

“Cebeci Şehitliği’ne gidin, orada bulursunuz!..”

Bir diğer örnek; Irak’ta, Suriye’de operasyona giden çok sayıda askerin, döndükleri gün ankesörden gözaltına alındığını biliyor musunuz? Hele bir tanesi var ki; 15 Temmuz sonrasında çok önemli hizmetler vermiş, El Bab’da, Afrin’de çarpışmış, dönüşte o da gözaltına alınmış, adli kontrolle yani yurt dışı yasağıyla bırakıldıktan sonra TSK ve Savcılıklarca verilen çok özel görevleri yerine getirmek üzere defalarca yurtdışına gönderilmiş biri. Tüm bunlardan sonra geçtiğimiz günlerde açığa alındı!..

SIRA 15 TEMMUZ GAZİSİNE GELDİ

Ve en can alıcı örnek;

15 Temmuz gecesi önemli bir birliğimizde yaşanan çatışmalarda başına isabet eden kurşunla ağır yaralanıp, gazi oldu… İsmi, darbe gecesinin “gizli kahramanları” arasında sayıldı… Bakanlar evine gidip, “Sizler gerçek Türk askerisiniz. Sizler kahramansınız. Karşınızdakiler asker değil teröristti. Sizlerin ve milletimizin fedakârlıkları sayesinde bu hain girişimi atlattık” diye teşekkürlerini iletti.

İyileştikten sonra görevine döndü. Açılan darbe davasına mağdur/müşteki sıfatıyla katıldı.

Yakın zamanda sonuçlanan davada, bu askerimizi “kasten öldürmeye teşebbüs” suçundan bazı sanıklara ayrıca 15 yıl hapis cezası verildi.

İddia şu ki, işte o da 10 gün kadar önce ankesör aramasından açığa alındı.

 

kronos
Devamını Oku »

Boğaziçi Üniversitesi’nde 5 yıl önce yapılan konferans neden tekrar gündeme geldi?

Türkiye’de İslam’a yönelik sert eleştiriler hep vardı ancak İslamcı bir partinin politikalarının bunu körükleyip artıracağı kimsenin aklına gelmezdi… 17 yıllık iktidarın Türkiye’yi getirdiği ‘din karşıtlığı’na son örnek bugün yaşandı.

BOLD- Boğaziçi Üniversitesi’nde 5 yıl önce düzenlenen bir konferans bugün tekrar gündeme geldi. #ÖzürdileBoğaziçi etiketiyle gündeme oturan konferansı Cumhuriyet gazetesi başta olmak üzere bazı gazeteler ve internet siteleri yeni olmuş gibi haber yaptı.

Boğaziçi İslam Topluluğu tarafından 5 yıl önce gerçekleştirilen ve o dönemde de tartışılan konferans neden yeniden gündeme geldi? Çünkü programda konuşan Yunan asıllı İngiliz yazar Hamza Andreas Tzortzis’in mayısta ayında Timaş Yayınları’nda kitabı çıkıyor.

Tzortsiz kitabının çıkacağını Twitter hesabından 25 Nisan’da şöyle duyurmuştu:

Hamza Andreas Tzortzis’in Atatürk ile ilgili söylediği sözleri bugün olduğu gibi 5 yıl önce de sosyal medyada büyük tepki çekmişti.

Tzortis konuşmasında “İslam’ı bu ülkeden kaldırmak istediler. Bu, bu kadar basit. Eğer kendi tarihinizi okursanız, bu şahsın ve diğerlerinin bu ülkeden, memleketinizde İslam’ı kaldırmak istediğini anlarsınız. Beni de onun bu memlekette ne kadar çok resmi olduğu ilgilendirmez. Sonuçta dininizi ortadan kaldırmak için bir uğraş verdiler. Örtünmeyi kaldırdılar, ezanı kaldırdılar, Arapça’yı kaldırdılar, İslami eğitimi kaldırdılar. Bu Allah’ın dostu mudur yoksa şeytanın dostu mudur?” demişti.

Salondaki çoğu örtülü olan öğrenciler Tzortzis’in bu sözlerini alkışlamıştı.

Haberi bugün yapan ve videoyu tekrar bugün gündeme sokan Yeniçağ Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Batuhan Çolak ve muhabir Fatih Ergin #TimaşYayınlarınaBoykot etiketi açtı.

Bugün tekrar gündeme gelen ‘din düşmanlığı’nın ulaştığı noktayı göstermesi bakımından ibretlik olan tepkilere de tepki gösterildi. İTÜ Öğretim Görevlisi Barış Ertem Twitter hesabından TT olan gündeme dikkat çekerek şöyle dedi:

“Boğaziçi Üniversitesi’nde bir seminerde konuşmacının -ismini vermeden- Atatürk’e yönelik saldırgan ifadeler kullandığı ve bugün #ozurdilebogazici diye gündem yapılan olay 5 yıl önce gerçekleşmiş ve zaten çok tartışılmıştı. Bunu kimler, neden tekrar gündeme taşıyor acaba? Örnek olarak Cumhuriyet’i gösterebiliriz. Twit’e baktığınızda olay dün gerçekleşmiş gibi. Ama 30 saniyenizi ayırıp içeriğe bakarsanız 5 yıl önce gerçekleştiğini görüyorsunuz. Bu algı oyunlarının bir amacı vardır mutlaka…”

 

medyabold
Devamını Oku »

“We were beaten and pushed back by masked men at Turkish-Greek border” – Turkish journalist and asylum seeker

Devamını Oku »

50 OHAL Kararnamesi’nin iptali için dava açıldı

15 Temmuz’dan sonra çıkarılan ve daha sonra kaldırılsa da yasalaştırılan 50 OHAL Kararnamesi’nin anayasaya aykırı olduğu iddiasıyla iptali için dava açıldı.

BOLD- OHAL mağdurlarını sevindirecek yeni bir gelişme oldu. Karar gazetesi yazarı Taha Akyol’un köşesinde verdiği bilgiye göre Meclis’e sunularak yasalaştırılan OHAL kararnamelerinden 50 kadarı hakkında anayasaya aykırılık iddiasıyla iptal davası açıldı.

Bunun çok önemli olduğunu belirten Akyol, “OHAL döneminde hiçbir yargısal denetime tabi olmadan yürütmenin çıkardığı kanunnameleri meclis çoğunluğu onaylamıştı, şimdi ilk defa anayasaya uygunluk denetimi yapılacak. Daha önemlisi, OHAL döneminde Türk Ceza Kanunu’nda, Ceza Muhakemeleri Kanunun’da ve Seçim Kanununda yapılan değişiklikler tereddütsüz anayasaya aykırıdır.Tabii, KHK ile ihraç edilenlerin, mahkeme kararı yoksa, kamu hizmetinde çalışamayacakları hükmü de tereddütsüz anayasaya aykırıdır” dedi.

Anayasa Mahkemesi’nin 57. kuruluş yıldönümü törenine katılan ve AYM Başkanı Zühtü Arslan ile de bizzat görüştüğünü ifade eden Akyol, AYM’nin yapacağı bu denetimin ‘normalleşmek’ için ne kadar önemli olduğunu vurguladı.

TAHA AKYOL’UN “AYM BAŞKANI NE DİYOR? BAŞLIKLI 28 NİSAN 2019 TARİHLİ YAZISI

Anayasa Mahkemesi’nin 57. kuruluş yıldönümü töreninde konuşan Başkan Zühtü Arslan Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin ve yasalaşmış OHAL kararnamelerinin anayasal denetime tabi olduğunu anlattı.

Parlamento ve kamuoyu denetimlerinin hayli etkisizleştiği günümüzde AYM denetiminin ne kadar önemli olduğunu belirtmeye ihtiyaç yok sanırım.

Öncelikle törene beni de davet ettiği için Sayın Zühtü Arslan’a teşekkür ediyorum. Aynı gün Gaziantep’te hukuk-ekonomi ilişkileri üzerine bir konuşmam olduğu için Ankara’ya gidemedim.

Zaman tasarrufu için İstanbul dışında konferans vermeye gitmiyorum, fakat Gaziantep Kulübü’ne bir yıl önce söz vermiştim. Gösterdikleri sıcak ilgi ve dostluk için teşekkür ediyorum.

Sayın Zühtü Arslan’ın kitap ve makaleleri hakkında daha önce defalarca yazdım. “Hak eksenli” hukuk anlayışını, yani otoriteye değil, bireysel hak ve özgürlüklere öncelik verilmesini savunan bir hukukçudur.

Hukukun “hak eksenli” yorumu konusunda AYM üyesi Prof. Yusuf Şevki Hakyemez’in de kitaplarını tavsiye ederim.

Zühtü Arslan’ın konuşmasını okudum. Kitaplarında olduğu gibi yine “hak eksenli” kavramını vurguluyor. Örnek olarak, İstinaf’ın ilk kararına karşı Yargıtay’a gidilemeyeceği şeklindeki kanun maddesini iptal ettiklerini söylüyor. Böylece Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ndeki asgari hak arama garantisinin “ötesine” geçtiklerini belirtiyor.

Sanırım bundan haklı bir gurur duyuyor.

Evet AYM, mutlaka AİHM içtihatlarında ifade edilen evrensel hukuku temsil etmelidir. Bunun gerisinde kalırsa, dünya hukuk camiasının gözünde çok onurlu bir statü olan “iç yargı yolu” olma vasfını kaybeder, AYM için onur kırıcı olur.

OHAL döneminde AYM böyle bir riskle karşı karşıya idi. Şahin Alpay ve Mehmet Altan’ın tutuklanmalarının insan hakları ihlali olduğuna karar vererek, evrensel hukuka uygun davrandı, “iç yargı yolu” statüsünü korudu.

Fakat aynı durumdaki Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan ve benzerlerinin dosyası, AYM’de 2.5 yıldır bekliyor, bu arada “hükümlü” oldular, dosyaları Yargıtay’a geldi…

Osman Kavala’nın başvurusu hala cevapsız…

OHAL yasaları

Sayın Arslan’ın verdiği bilgiye göre, Meclis’e sunularak yasalaştırılan OHAL kararnamelerinden 50 kadarı hakkında anayasaya aykırılık iddiasıyla iptal davası açılmış bulunuyor. (İptal davalarının yüzde 70’i)

Bu son derece önemlidir: OHAL döneminde hiç bir yargısal denetime tabi olmadan yürütmenin çıkardığı kanunnameleri meclis çoğunluğu onaylamıştı, şimdi ilk defa anayasaya uygunluk denetimi yapılacak.

Normal yasalarda OHAL yetkileriyle yapılan değişikliklerin, OHAL kalktıktan sonra prensip olarak anayasaya aykırı olduğu kanaatindeyim.

Daha önemlisi, OHAL döneminde Türk Ceza Kanunu’nda, Ceza Muhakemeleri Kanunun’da ve Seçim Kanununda yapılan değişiklikler tereddütsüz anayasaya aykırıdır.

Tabii, KHK ile ihraç edilenlerin, mahkeme kararı yoksa, kamu hizmetinde çalışamayacakları hükmü de tereddütsüz anayasaya aykırıdır.

AYM’nin yapacağı bu denetimin ‘normalleşmek’ için ne kadar önemli olduğu açıktır.

Kuvvetler ayrılığı

Zühtü Arslan’ın konuşmasında, hukuk tarihimizden üç anayasa hukukçusuna atıfta bulunmasını sevinçle karşıladım: Meşrutiyet döneminde Babanzade İsmail Hakkı Bey, Cumhuriyet döneminde Ahmet Ağaoğlu ve Ali Fuat Başgil…

Babanzade’nin 1913 basımlı “Hukuk-ı Esasiye” (Anayasa Hukuku) adlı eseri, Mustafa Kemal Paşa’nın 1920 ve 1921 yıllarında Ankara’da rejim tartışmaları yapılırken okuduğu, altını çizip notlar aldığı kitaptır.

Atatürk daima kuvvetler birliği yanlısı oldu, bu üç hukukçu kuvvetler ayrılığını savundular.

Tarihimizde, Namık Kemal’den başlayarak, anayasal devlet, fert hak ve hürriyetleri, kuvvetler ayrılığı gibi yüksek değerleri savunmuş büyük düşünürlerimizi tanımak, günümüzde bu değerlere zihinlerde derinlik ve güç kazandırır.

Zühtü Arslan konuşmasında “Yargı bağımsızlığı demokratik hukuk devletinin olmazsa olmaz gereklerindendir” diye vurguladı. Yargının “her türlü paralel yapı ve oluşuma karşı bağımsız olması gerektiğini” belirtti.

Yazımı Arslan’ın şu sözleriyle noktalıyorum:

“Hâkim hiçbir şart ve ahval altında aklını ve vicdanını başkasına emanet edemez.”

 

 

medyabold
Devamını Oku »

Nazlı Ilıcak 1000 gündür cezaevinde

29 Temmuz 2016’da tutuklanan gazeteci-yazar Nazlı Ilıcak 1000 gündür Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde. 15 Temmuz’dan sonra Türkiye cezaevlerinde yaklaşık 200 gazeteci tutuklu bulunuyor.

BOLD- 45 yıldır medyanın içinde olan 75 yaşındaki Nazlı Ilıcak cezaevine gireli 1000 gün oldu. Aynı davadan yargılanan ve 27 Haziran 2018’de tahliye edilen gazeteci-yazar Mehmet Altan, Bugün TV’de birlikte program yaptıkları Ilıcak’ın 1000 gündür içeride olduğunu sosyal medya hesabında yazdı.

Altan mesajında, “Nazlı Ilıcak 1000 gündür tutuklu! Hüseyin Cahit Yalçın, Demokrat parti iktidarınca tutuklandığında 79 yaşındaydı. 75 yaşındaki Nazlı Ilıcak’ın ise bugün hapishanedeki 1000. günü… Türkiye’de basın tarihi, karanlık bir ormanda kendi izine düşerek kaybolma tarihidir!” dedi.

15 Temmuz darbe girişimi önceden bildikleri gerekçesiyle 12 Şubat 2018’de müebbet hapis cezasına çarptırılan Ilıcak, Ahmet Altan ve Mehmet Altan’ın da aralarında bulunduğu 6 gazetecinin almış oldığı cezayı İstinaf Mahkemesi onaylamış, Yargıtay ise 11 Ocak 2019’da bozulmasını istemişti.

Öte yandan Ilıcak hakkında geçen yıl “Askeri İstihbarat ve Tahşiyeciler” başlıklı yazısına ilişkin “devletin güvenliğine ilişkin gizli kalması gereken bilgileri casusluk maksadıyla açıklama” suçundan, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 330/1. maddesi uyarınca müebbet hapis cezası istemiyle dava açılmıştı. 22 Ocak 2019’da da “Devletin gizli kalması gereken bilgilerini açıklamak” suçundan 5 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırılmıştı.

Oysa bu davanın açılma nedeni Şahin Alpay ve Mehmet Altan için Anayasa Mahkemesi (AYM) tarafından verilen tahliye kararlarının uygulanmamasıydı.

AYM kararından sonra AİHM’den tahliye kararı çıkar diye cezaevindeki gazeteciler için ilave suçlamalar üretilmişti. Ilıcak hakkındaki dava bu stratejiyle üretilmiş ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca iddianame hazırlanarak Ankara 15. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmişti.

75 yaşındaki Nazlı Ilıcak 45 yıldır medyanın içinde. Tercüman, Meydan, Hürriyet, Akşam, Yeni Şafak, Dünden Bugüne Tercüman, Bugün, Özgür Düşünce, Takvim, Sabah’ta yazdı. 1999’da Fazilet Partisi’nde milletvekili oldu. En son Bugün gazetesinde köşe yazıyor ve Bugün TV’de Mehmet Altan ile birlikte program yapıyordu.

15 Temmuz’dan sonra Türkiye cezaevlerinde Nazlı Ilıcak ile birlikte yaklaşık 200 gazeteci tutuklu bulunuyor.

 

 

medyabold
Devamını Oku »

“Avengers: Endgame” hayranı bir kadın, filmi izlerken hastanelik oldu

11 sene ve 21 filmlik bir serinin doruk noktası olan “Avengers: Endgame”, izleyicisine yaşattığı heyecanlı ve duygusal anlarla çok beğenilmiş durumda. Fakat bir hayran filmden çok etkilenmiş olacak ki, hastaneye kaldırıldı.

Avengers: Endgame vizyona gireli yalnızca iki gün oldu, fakat rekorları çoktan kırdı. İlk hasılat rakamları beklentilerin oldukça üstünde geldi.

Marvel Sinematik Evreni’nin 11 senelik geçmişine nokta koyma niteliğindeki Endgame, sahneleriyle seyirciye heyecanlı ve duygusal anları birlikte yaşatıyor.

WFMY News 2’nin haberine göre, Kuzey Carolina Greensboro’da 21 yaşındaki bir hayran, Endgame’i izlerken o kadar duygusal hale geldi ki film sırasında kontrol edilemez bir şekilde huzursuz olduktan sonra kendini nefes darlığı çekerken buldu.

Elleri ve ayakları da uyuşan kadın, alelacele bir Çin hastanesine götürüldü. Servisteki doktorlar, kadının çok ağlamaktan dolayı hiperventilasyon geçirdiğini söyledi. Duygusal izleyici, oksijenle tedavi edildi.

Bu uç örnek, filmin ne denli çarpıcı olduğunu gözler önüne seriyor. 3 saatlik efsane yapım, seyirciye çok farklı duygular yaşatıyor.

Filmin kesinlikle izlemeye değer olduğunu düşünenler çoğunlukta. Süper kahraman filmlerini çok sevmeyenlerin bile sinemadan mutsuz ayrılmayacağı tahmin ediliyor.

Avengers: Endgame’den ilk gün rekoru

medyabold
Devamını Oku »

Star yazarı Ersoy Dede: 5 yaşında çocuk sokakta ne yapıyormuş

Star gazetesi yazarı Ersoy Dede, İstanbul Küçükçekmece’de 5 yaşındaki çocuğun istismara uğramasını değerlendirdiği köşe yazısında, “Ama ilaç için ‘5 yaşında bir çocuk ebeveyni yanında olmaksızın (görüş açısı dışında) sokakta ne yapıyormuş’ sorusunu da sorsun birisi” dedi.

Dede’nin yazısının ilgili bölümü şöyle:

Küçükçekmece Kanarya’da yaşanan felaketin ardından insanlar sokaklara döküldü. Ellerinde pankartlar dillerinde sloganlarla yürüyüş yaptılar. ‘Tacize, tecavüze, çocuk istismarına hayır’ diye bağırdılar. İzlerken şu psikolojiye büründüm. Acaba memleketin herhangi bir yerinde aklı başında olduğu halde, çocuk istismarının çok faydalı bir iş olduğunu muhakkak desteklenmesi gerektiğini söyleyen kimse var mıdır? Sapıklar dışında. ‘Çocuk istismarına hayır.’ Kime söylüyorsunuz bunu? Herhalde zaten her çocuk istismarı haberinde dünyası yıkılan milyonlarca normal insana söylemiyorsunuzdur. Zira sizden farklı düşünen kimse yok. Protestonuzun karşı tarafı yok. Yok eğer sapıklara söylüyorsanız bunu anlarım. İletişim çabanızı yani anlarım. Fakat hakikaten sonuç alıp alamayacağınızı bilmiyorum. Gözü dönmüş bir adam, 5 yaşındaki bir bebeği istismar etmek üzereyken şöyle bir çağrı duyuyor; “çocuk istismarına hayır.” Ve tam o anda bir aydınlanma yaşıyor. Vazgeçiyor. Hikayenin saçmalığını anlatmak için karikatürize ettim. Herkesin aynı anda aynı şeyi düşündüğü bir ortamda bu öfkeli çıkışların kimseye bir yararı yok. Söyleyeyim size. ’Caydırıcı cezalar’ tartışması da boş bir tartışma. Yani bugün mevcut yasalar ne derse desin 5 yaşında bir çocuğa cinsel saldırıda bulunan bir adamın başına ne geleceğini herkes biliyor. Daha caydırıcı ne olabilir ki? Siz o ruh halinde birinin, saldırıdan sonra alacağı cezayı hesaplayarak mı hareket ettiğine inanıyorsunuz? Bak kardeşim. Bunlar, dostlar alış-verişte görsün hesabı işler. Enerjimizi çocuklarımızı korumaya yönlendirelim. Hep birlikte; saldırgana, yasalara, cezalara vesaireye ver yansın edelim, kabul. Ama ilaç için “5 yaşında bir çocuk ebeveyni yanında olmaksızın (görüş açısı dışında) sokakta ne yapıyormuş” sorusunu da sorsun birisi.

kronos
Devamını Oku »

Dünya’nın kutupları neden sürekli hareket eder?

Dünya’nın kuzey manyetik kutbu hareket halinde ve bu hareketlerin takibi her zaman için doğru bir şekilde yapılamıyor. Ancak yeni bir araştırma ile kuzey manyetik kutbundaki değişimleri tahmin etmek mümkün olabilir.

Dünya’nın manyetik alanı, gezegendeki yaşam için kritik bir öneme sahip. Minnesota Üniversitesi’nde sismolog olan Justin Revenaugh’ya göre Dünya’nın manyetik alanı, gezegeni ölümcül ve yıkıcı Güneş radyasyonlarından koruyor.

Dünya’yı Güneş’ten gelen radyasyonlardan koruyan bu manyetik alan sabit değil. Dünya’nın kuzey manyetik kutbu (coğrafi kuzey kutbu ile aynı değil), her yıl yaklaşık olarak 48 kilometre kadar kuzeye doğru hareket ediyor.

Yayımlanan yeni bir araştırmaya göre, manyetik kuzey kutbunun neden hareket ettiği anlaşılabilir ve bu hareketlerin nasıl tahmin edileceği öğrenilebilir.

Dünya’nın manyetik alanının var olmasını sağlayan ve gezegenin dış çekirdeğinde bulunan sıvı nikel ve demirde yaşanan periyodik ve bazen rastgele olan bu değişimler, manyetik alanda tuhaflıklara sebep olabiliyor.

Manyetik alanın, manyetik kutuplar ve Dünya’nın çekirdeği arasından geçen lastik bantlar olduğu düşünülürse, çekirdekteki değişimlerin bu lastik bantları farklı yerlere çekiştirdiği söylenebilir. İşte bu jeomanyetik çekiştirmeler, kuzey manyetik kutbunun değişmesine ve bulunduğu pozisyondan oldukça uzaklaşmasına sebep oluyor.

Bu zamana kadar bu manyetik alan değişimlerini tahmin etmek oldukça zordu. Ancak jeofizikçi Julien Aubert ve Christopher Finlay, süper bilgisayarlarla Dünya’nın çekirdeğinin fiziksel durumunu simüle ettiler.

Araştırmacılar, gezegenin iç kısmından dışa doğru hareket eden ısı hareketleri olduğunu ve bunun da manyetik alanı etkilediğini biliyordu. Yaptıkları araştırmanın sonuçlarıysa çekirdekte bulunan sıvı haldeki demirin, bazen ısı hareketlerinin daha sıcak ve parlak olmasına sebep olduğunu ortaya çıkardı.

Manyetik kuzeydeki hareketleri takip etmek, navigasyon sistemlerini World Magnetic Model’e (WMM) göre ayarlayan Amerikan ve Avrupa orduları için oldukça önemli. Ayrıca bu model, ticari havayolları ve akıllı telefonlar tarafından da kullanılıyor.

Bu gibi sebepler yüzünden British Geological Survey ve National Oceanic and Atmospheric Administration, her 5 yılda bir WMM’yi güncellemek durumunda kalıyor. Ancak Aubert’in söylediğine göre jeomanyetik sarsıntılar, periyodik güncellemelerdeki doğruluk payını zorlaştırıyor.

Aubert ve ekip arkadaşlarının geliştireceği yeni model, Dünya’nın manyetik alanının değişimlerini öngörerek bu problemlerin çözülmesine yardımcı olabilir.

medyabold
Devamını Oku »

Cezaevinde şüpheli bir ölüm daha

15 Temmuz darbe girişiminin ardından tutuklanarak cezaevine konulan ardından da şüpheli bir şekilde hayatını kaybedenlere bu kez bir öğretmen de eklendi.

Olağanüstü Hal ilanının ardından Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile görevden alınan ve tutuklanarak cezaevine konulan öğretmen Muzaffer Özcengiz, geçirdiği kalp krizinin ardından yaşamını yitirdi. Özcengiz’in ölümünü HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu Twitter hesabından duyurdu.

Tek kişilik hücrede tutulan ve Çorum Cezaevi’nde tutulan Özcengiz’in resmi ölüm sebebi henüz açıklanmazken, daha önce de çok sayıda kişi cezaevinde hayatını kaybetmişti. 15 Temmuz’dan sonra cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanıp cezaevinde şüpheli bir şekilde ölenlerin sayısı 62.

İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Hapishane Komisyonu, 2019 yılı üç aylık raporunda, 21 cezaevine dair ihlallerin yer aldığı raporda en fazla başvurunun Silivri, Tekirdağ 2 Nolu F Tipi, Gebze M Tipi ve Bakırköy cezaevlerinden yapıldığını açıkladı.

Evrensel Gazetesi’nin haberine göre, son üç ayda tam 713 hak ihlali yaşandı.

Raporda, en yakın zamandaki ölümlerle ilgili şu bilgilere yer verildi:

“Metris R Tipi hapishanesinde bulunan felçli Ali Haydar Yıldız tedavi edilmediği için 10 Şubat 2019 günü yaşamını yitirdi. Ailesi, babasının 6 Şubat günü görüşe gittiğinde ‘beni soğuk suyla yıkadılar hasta oldum doktora götürmüyorlar’ dediğini bundan dört gün sonrada ‘oğlunuz öldü gelin alın’ diye telefon ettiklerini, aynı cezaevinde kalan mahpusların ‘Ali’yi katlettiler, kapıları yıktık ancak ölünce doktora götürdüler’ dediklerini aktardılar.

Kartal H Tipinde bulunan Vedat Aydın 25.05.2018 günü cezaevinde şüpheli bir şekilde ölü bulunmuştur. Ailesinin 25 Şubat 2019 tarihinde komisyonumuza yaptığı başvuruda ‘Vedat gardiyanlar ve mahpuslar tarafından darp edilmiştir.

Bunun üzerine cezaevi yönetimi onu tek hücreli bir odaya almıştır, fakat sağlık ve psikolojik sorunları olduğundan dolayı karanlıkta ve tek başına bir ortamda kalmaması gerektiği ile alakalı hastane kayıtları ve teşhisi mevcuttu. Bu konuda cezaevi yönetiminin bilgisi olmasına rağmen göz ardı ettiğini ve bu yüzden kardeşimin ölümünden cezaevinin ihmali olduğunu düşünüyoruz’ diye belirtmişlerdir.”

CEZAEVLERİ ÖLÜM EVLERİNE DÖNÜŞMÜŞTÜR

CHP Genel Başkan Yardımcısı Tekin Bingöl, geçen yıl yaptığı bir açıklamada, “Cezaevleri AKP döneminde ıslah evleri olma özelliğini yitirmiş, adeta ölüm evlerine dönüşmüştür. Sadece 2015 yılında hapiste ölen kişi sayısı 426’dır ve bunların 54’ü gözaltında hayatını kaybederken, 43’ü ise intihar etmiştir. Cezaevlerinde bulunan kadınların 600 kadarı küçük çocuklarıyla kalmaktadırlar” diye konuşmuştu.

medyabold
Devamını Oku »

Dünya çocukları New York’ta gövde gösterisi yaptı

Bu yıl 17.si düzenlenen Uluslararası Dil ve Kültür Festivali (IFLC) etkinlikleri ABD’nin New York Şehri’nde devam etti.

Festival çocukları bu sefer New York’un Manhattan Center’da düzenlenen etkinlikte yeteneklerini sergiledi.

New York’un ünlü gösteri salonlarından Manhattan Center’da gerçekleştirilen programa New York, New Jersey, Connecticut ve Pennsylvania eyaletlerinden çok sayıda vatandaş katıldı.

NBA yıldızı Enes Kanter’in sponsorluğunda gerçekleştirilen gecenin sunuculuğunu ABD’nin önemli haber kuruluşlarından Fox Business’in tecrübeli spikerlerinden Cheryl Casone üstlendi.

Açılış konuşmasını Türk Kültür Merkezi (TCC) Başkanı Sadri Altınok yaptı. Altınok, dünyanın dört bir tarafından gelen öğrencileri New York’ta ağırlamaktan büyük mutluluk duyduğunu açıkladı.

Geceye katılan ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Eliot Engel, Türkiye-ABD ilişkilerinin yakınlığından bahsederek “Bu festival Türkiye’de yasaklı. Bu utanılacak bir durum. Ankara’daki politikacıların sorunu nedir? Bunun gibi harika bir şey nasıl yasaklanır. New York’a hoş geldiniz. Birlikte çalışarak Türkiye ve ABD’yi birbirine yakın tutalım. Türkiye ve ABD’nin iyi ortak olması gerekiyor.” şeklinde konuştu.

HİZMET HAREKETİ’NE BASKI YAPABİLİRSİNİZ AMA İYİ NİYET ZORBALIĞA KARŞI KATLANARAK ARTACAKTIR

Daha sonra New York Milletvekili Phil Ramos bir konuşma yaptı. Etkinlikle bütün dünyaya birlik mesajı veren öğrencileri kasteden New York Milletvekili Ramos,

“Onlar geleceğin kendi ellerinde olduğunu fark ettiler fakat onlara güzel bir geleceği miras bırakmak bizim sorumluluğumuzdadır. Bu konu ile ilgili bazı güzel işler yapmış olsak da hâlâ yapmamız gereken çok iş var. Mandela ya da Gandhi gibi dünya üzerinde insanlığa yardım etmek amacı ile büyük etki bırakmış insanlara baktığımız zaman görüyoruz ki; onlar kimseyi beklemedi. Sorumluluk aldılar” şeklinde konuştu.

Davetlileri ayağa kaldıran Ramos,

“İnsanlar Hizmet Hareketi’ni bir ümit olarak görüyorlar. Onlar İslam’ın, insanlığa olan inancını gösteriyorlar. İyi bir amaç ile ortaya çıkan bir düşüncenin mesajlarını söndürmezsiniz. Hizmet Hareketi’ne baskı yapabilirsiniz fakat iyi bir niyet her zaman zorbalığa karşı katlanarak artacaktır. Hizmet Hareketi eğitim olanakları oluşturuyor ve biz yapacağız diyor.” dedi.

ENES KANTER: GELECEĞİ SEVGİ VE BARIŞ DOLU GENÇLER İNŞA EDECEK

Ünlü oyuncu Kanter, NBA’de devam eden Play Off maçları nedeniyle festivale  internet üzerinden görüntülü bağlandı. Kanter, bu tarz diyalog ve hoşgörüye teşvik eden etkinlikleri desteklemeye devam edeceğini söyledi. Gençlere sahip çıkmak istediğinden ve bundan dolayı IFLC’ye destek verdiğinden bahseden Kanter, daha güzel, barış ve sevgi dolu geleceğin gençlerle inşa edileceğini ifade etti.

“Ümitsizliğe düşmeme” konusunun işlendiği programa Fransa, Avustralya, Belarus, Endonezya, Japonya, Kenya, Arnavutluk, Polonya, Ukrayna, Romanya, Rusya, Tanzanya, Tunus ve ABD’den 50’den fazla öğrenci katıldı. Büyük ilgi gören etkinliğe binlerce kişi izlerken, program sosyal medya üzerinden canlı yayınlandı. Yetenekli öğrenciler kendi ülkelerinin dillerinden şarkı söyleyip dans ettiler. Katılımcılar uzun süre öğrencilerin şarkı ve danslarına eşlik etti.

medyabold
Devamını Oku »

NBA’de yarı final zamanı: Enes Kanter oynayacak mı?

Taraftarlar son maçta sakatlanan ve “Gömlek değiştirirken zorlanıyorum, iyileşmem bir ay sürer diyorlar ama bizim o kadar zamanımız yok” diyen Kanter’in oynayıp oynamayacağına kilitlendi.

BOLD/NBA – NBD’de Play-off 1.turu, bu gece Spurs-Nuggets arasında oynanan 7.maçın ardından sona erdi. Denver Nuggets, Spurs’u 90-86 mağlup ederek seriyi 4-3’e getirdi ve yarı finalde Enes Kanter’in takımı Portland Trail Blazers ile eşleşti.

İlk turda, Oklahoma’yı 4-1 ile geçen Portland’da, Enes Kanter gerek savunmada gerek hücumda ortaya koyduğu başarılı performans ile takdir topladı. Serinin ilk maçında 20 sayı 18 ribaund ile maçın en değerli oyuncusu olurken, serinin son maçında da double double yapmış, 13 sayı, 13 ribaund 4 asist ile takımına kritik anlarda büyük katkı vermişti. 5 maçlık seride ise 13,2 sayı, 10,2 ribaund ile double-double ortalamasını yakalamış ayrıca %57,4 isabet oranı ile takımında en yüksek yüzdeye sahip oyuncu olmuştu.

Enes Kanter, serideki son maçın ilk yarısında sakatlanarak soyunma odasına gitmiş, sol omuzundaki probleme rağmen ikinci yarıda parkeye dönerek mücadelesine devam etmişti. Maçın ardından Portland sağlık ekibi yoğun bir tedavi programı uygularken, NBA kamuoyu ise Enes Kanter’in yarı finalde oynayıp oynamayacağını merak ediyor.

Enes Kanter bu konuda gazetecilerin sorularını; “Çok fazla acı çekiyorum, gömlek değiştirirken bile zorlanıyorum, doktorlar omuzumdaki sakatlığın tam olarak düzelmesi için bir aya ihtiyaç olduğunu söylediler ama bizim o kadar vaktimiz yok” diye yanıtladı. Sezon sonunda yeni kontrat durumunu soranlara ise, “Şu anda ne kontrat, ne para, ne de başka bir şey düşünmüyorum, şu an sadece takımımın başarısına odaklanmış durumdayım ve bu her şeyden daha önemli” diye cevap verdi.

Yarı Final Serisinde, normal sezonu averajla 2.sırada bitiren D. Nuggets ev sahibi avantajına sahip olacak ve serinin ilk iki maçı Denver’da oynanacak. 4 maçı kazanan takım Batı Konferansı Finaline yükselecek. Maç takvimi şöyle;

1.maç Denver-Portland 30 Nisan Salı 05:30
2.maç Denver-Portland 02 Mayıs Prş. 04:00
3.maç Portland-Denver 04 Mayıs Cmt 05:30
4.maç Portland-Denver 06 Mayıs Pzt 02:00
5.maç Denver-Portland 07 Mayıs Salı
6.maç Portland-Denver 09 Mayıs Prş.
7.maç Denver-Portland 12 Mayıs Pzr.

NBA’de diğer yarı final eşleşmeleri ise şu şekilde oldu;

DOĞU KONFERANSI
M. Bucks – B. Celtics
T. Raptors – P. 76ers
BATI KONFERANSI
G.S. Warriors – H. Rockets
D.Nuggets – P.T. Blazers

medyabold
Devamını Oku »

Türkiye’de televizyon, internet dizilerine yenildi mi?

Dünyada oldukça yaygın olan çevrimiçi dizi izleme alışkanlığı, yeni platformlarla birlikte Türkiye’de de artıyor.

Çevrimiçi dizi platformlarının en büyük problemi korsan olmaya devam ederken, müşterilerin Netflix, BluTv, BeinConnect ve Turkcell TV+ gibi platformlardan memnuniyeti de artış gösteriyor.

İstanbul Ekonomi Araştırma tarafından gerçekleştirilen araştırmanın sonuçlarına göre, tüketicilerin yüzde 60’ı ücret ödediği platformları korsan yayınlardan daha güvenli buluyor.

Katılımcıların yüzde 90’ı reklamsız ve istediği zaman izleyebilme özelliğini ön plana çıkarıyor. Araştırmaya katılanların yüzde 84,4’ü, içeriklere yasal bir şekilde erişmenin korsan siteleri ziyaret etme ihtimalini azalttığını düşünüyor.

Katılımcılar yasal dizi ve film izleme platformlarının korsan içerikleri yayınlayan sayfaları ziyaret etme ihtimalini azalttığını düşünse de bu sayfalar giderek büyümeye devam ediyor. Kapatılan internet siteleri alan adlarının yanına sayı ekleyerek yayın hayatlarına devam ediyor.

Korsan yayın yapan sitelerin yayın hayatlarına devam etmekte ısrar etmesinin sebebi ise elbette ki buradan sağlanan kazançlar. Türkiye’de en çok ziyaretçi alan 5 korsan site, küresel anlamda en çok ziyaret edilen ilk 10.000 site arasına girmeyi başarmış durumda. İddialara göre, bu internet sitelerinin reklam gelirleri yıllık 1 milyon doları buluyor.

İstanbul Ekonomi Araştırma’nın Aralık 2018’de Twitter üzerinden gerçekleştirdiği araştırmaya 27 şehirden toplam 2.262 kullanıcı katıldı. Anket sonucuna göre kullanıcıların ücretli platformlarda en çok önem verdiği 3 konu; “İstenilen zamanda izleyebilme”, “İçerik zenginliği” ve “Reklamsız olması” şeklinde sıralanıyor.

Araştırmanın ortaya koyduğu önemli sonuçlardan biri de katılımcıların yaklaşık yüzde 70’inin ücretli platformların sağladığı güvenlik özellikleri nedeniyle bu alana yöneldiği. Bu tarz platformlarda yer alan aile şifreleri gibi özellikler, başta çocuklu aileler olmak üzere oldukça önemli hale geliyor.

medyabold
Devamını Oku »

‘Ekonomiyi duvara toslattık, sorumluluğu herkese yükleyelim’

AKP’nin genel başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Türkiye ittifakı” sözlerini değerlendiren CHP Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erkek, “IMF’ye gitmek zorunda kalacak Saray hükumeti, herhalde giderken de ‘ittifakla beraber gidelim, ekonomiyi duvara biz toslattık ama sorumluluğu herkese yükleyelim’ düşüncesindeler” dedi.

Erdoğan’ın partisinin Ankara’da Kızılcahamam’da düzenlediği kampta seçim sonuçları ile ilgili sözleri üzerine, BirGün’e konuşan CHP Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erkek, “Türkiye ittifakı söyleminde samimi olmadığını kendi ifadeleri gösteriyor” ifadelerini kullandı.

Erkek, şunları söyledi:

TEK KATILAN KILIÇDAROĞLU

Çubuk’taki şehit cenazesine katılan tek genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’ydu. Biz cenazelere ortak acımızı paylaşmak için katılıyoruz, Erdoğan gibi şehidin tabutuna kolunu koyarak konuşmalar yapılmıyor.

AK PARTİ’DEKİ ELEŞTİRİLER RAHATSIZ EDİYOR

Erdoğan, ‘Ankara’da ve İstanbul’da kaybetmedik’ derken, demokrasiyi ve sandıktan çıkan iradeyi reddediyor. Erdoğan’ın demokrat olmadığını ve gerçek yüzünü milletimiz gördü. Saray, büyük bir irtifa kaybı yaşıyor. AK Parti içerisindeki kimi insanlar özeleştiriler yapıyor. Bu da rahatsız ediyor Erdoğan’ı. Kendi partisindeki özeleştirilere dahi tahammülü olmayan tek kişi ülkeye nasıl demokrasi getirebilir?

İŞSİZLİK VE YOKSULLUK BÜYÜYOR

Türkiye’nin işsizlik ve yoksulluk gibi sorunları artıyor. Bu gündemden çıkıp, gerçek gündemle yüzleşilmesi lazım. ‘Türkiye İttifakı’ söyleminde samimi olmadığını kendi ifadeleri gösteriyor. Ekonomiyi duvara toslattılar, işsizlik ve yoksulluk büyüyor.

SARAY İMF’YE GİTMEK ZORUNDA KALACAK

IMF’ye gitmek zorunda kalacak Saray hükumeti, herhalde giderken de ‘ittifakla beraber gidelim, ekonomiyi duvara biz toslattık ama sorumluluğu herkese yükleyelim’ düşüncesindeler. Bugünkü konuşmasında da samimiyet olmadığını gördük. Yerel yönetimlerin üzerindeki vesayetin kalkması lazım. İmamoğlu’nun katılımcı ve şeffaf yönetimi, Saray’a örnek olmalı.

kronos
Devamını Oku »