21 Haziran 2019 Cuma

Bağ evinde ters kelepçe ile gözaltına alındılar, beraat ettiler 

İl Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele ve İstihbarat Şube Müdürlüğü ekipleri, 6 Eylül 2018’de, merkez Melikgazi ilçesine bağlı Kazımkarabekir Mahallesi’ndeki bağ evine baskın yaptı. Örgütsel toplantı düzenledikleri öne sürülen kişilerden 10’u, gözaltına alındı. Şüphelilerin, kimlik ve UYAP kayıtlarında yapılan kontrollerde 8’inin, daha önce cemaate yönelik soruşturmalarında tutuklanıp, yargılandığı, bir süre cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edildiği belirlendi.

Polis, daha önce benzer toplantıda bir araya geldikleri öne sürülen 2 kişiyi daha gözaltına aldı. Toplam 12 kişiden 8’i, sevk edildiği adliyede çıkarıldığı mahkemece tutuklanırken, 4’ü de tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Tutuklu sanıklar, 11 Aralık 2018’deki duruşmada, ev hapsi tedbiri uygulanarak, tahliye edilirken, 2 Mayıs’taki duruşmada ise bu tedbir kaldırıldı.

Kayseri 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde ‘silahlı terör örgütü üyesi olmak’ suçundan 5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanan sanıklar, karar duruşmasında hakim karşısına çıkarıldı. Sanıklardan 11’i, duruşmada hazır bulundu. Sanık M.Ö. ise duruşmaya katılmadı. Mütalaasını tekrar ettiğini açıklayan savcı, tüm sanıkların ‘silahlı terör örgütü üyesi olmak’ suçundan 5 yıldan 15 yıla kadar hapisle cezalandırılmasını talep etti.

Mahkeme heyeti, 12 sanığın da delil yetersizliği nedeniyle beraatlerine karar verdi.

 

kronos
Devamını Oku »

Eski AKP vekili: Erdoğan’ın, İmamoğlu hakkındaki ‘hakaret’ iddiası AİHM’den döner

Eski AKP milletvekili de olan Prof. Dr. Vahit Bıçak, CHP’nin İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu’nun Ordu Valisi’ne “it” dediği iddiası hakkında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın söylediği “Valimizden özür dilemedikçe böyle bir makama gelemez” sözlerini değerlendirdi. Bıçak, “AİHM kamu görevlisine hakareti suç saymıyor” dedi.

HaberTürk yazarı Muharrem Sarıkaya, Bıçak’ın ifadelerine bugünkü köşesinde yer verdi. Sarıkaya yazısının ilgili bölümünde şunları kaydetti:

YOLCU VE HOSTES TARTIŞMASINDAKİ GİBİ

Bir süre önce İstanbul havaalanında bir yolcu kadın ile özel havayolu şirketi hostesi arasında yaşanan tartışma sonrası sosyal medya paylaşımlarıyla dikkat çeken ceza hukuku öğretim üyesi, Prof. Dr. Vahit Bıçak ile sohbet ettim.

Bıçak, yolcu kadının sözlerinden dolayı ceza almasının Türk Ceza Kanunu ve AİHM içtihatlarına göre mümkün olmadığını belirtmiş, buna ilişkin kanun maddelerini de sıralamıştı.

AK Parti eski milletvekili de olan Prof. Dr. Bıçak, önce Ordu VIP olayı üzerinden dün yapılan açıklamaları da takip ettiğini belirtti.

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ NEYDİ?

Ordu VIP’te yaşananlara AİHM normları üzerinden yaklaşmak gerektiğini vurgulayıp ekledi:

“İfade özgürlüğü, sadece onaylanan, incitici olmayan görüş ve bilgilerin açıklanması değil; aynı zamanda inciten, şok eden, rahatsızlık veren düşüncelerin açıklanmasını da içerir. Çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik, demokratik toplumun gereğidir…”

Bu noktada durmayıp devam etti:

‘HAKARET EVRENSEL BİR SUÇ DEĞİL’

“Hakaret, her ülkede suç sayılan evrensel bir suç değildir. Alıngan, hoşgörü eksikliği olan birtakım ülkelerde suçtur…”

Özetlersem Prof. Dr. Bıçak, böyle bir olayın mahkemeye taşınması halinde bir cezayla sonuçlanmasını beklemiyor, böyle olsa bile Anayasa Mahkemesi veya AİHM’den döneceğine inanıyor…

kronos
Devamını Oku »

Milan, Ozan Kabak’ın transferini bitiriyor

Galatasaray’dan devre arasında Almanya’ya giden ve oynadığı futbolla dikkatleri üzerine çeken genç savunmacı Milan ile anlaşmak üzere. İtalya basını da Stuttgart’ın savunma oyuncusu Ozan Kabak’ın Milan’a transferinin an meselesi olduğunu duyurdu.

Sky Italia’da yer alan habere göre; Milan, Ozan Kabak için yaptığı teklifi yükseltti ve beklemeye geçti.
Haberde; Milan’ın Ozan Kabak ve Stuttgart’tan olumlu yanıt almasının beklendiği, bu transferin gün içerisinden bitme ihtimalinin yüksek olduğu iddiası yer aldı. Ozan’ın transfere sıcak baktığı ancak Stuttgart’ın daha iyi bir rakam elde etmek istediği belirtildi.

Galatasaray’da oynayan genç stoper Ozan Kabak’ın devre arasında Stuttgart’a transfer olmuştu.

ALMANLAR OZAN’I SATMAYI DÜŞÜNÜYOR

Stuttgart Sportif Direktörü Sven Mislintat, genç oyuncu hakkında “Ozan Kabak’ın sözleşmesinde serbest kalma maddesi var. Bir kulübün bunu ödemesini bekliyoruz ancak bu maddenin bir zamanı var. Sonsuza kadar aynı kalmayacaktır.

Gerçekçi olmak zorundayız, Ozan’ın bizimle kalmasını beklemiyoruz” diyerek serbest kalma bedeli ödendiği taktirde bu transferin gerçekleşeceğini ima etti. İtalyan kulübü 15 milyon euroluk serbest kalma bedelini ödemeyi kabul ettiği de gelen bilgiler arasında.

Takımının küme düşmesini engelleyemese de gösterdiği performansla alkış alan Ozan ile Bayern Münih, Milan, Roma, Monaco, Schalke gibi takımlar ilgileniyor.

GALATASARAY 11 MİLYON EUROYA SATMIŞTI

2000 doğumlu Ozan Kabak için gözlemci raporlarının olumlu olduğu ve Maldini’nin de beğendiği vurgulandı. Galatasaray altyapından yetişen ve Ocak ayında 11 milyon euro bonservis karşılığında Stuttgart’a transfer olmuş ancak takımının 2. Bundesliga’ya düşmesine mani olamamıştı. Ozan Kabak, bu sezon Süper Lig’de 13, Bundesliga’da ise 15 maça çıkarken 3 resmi golünü de Stuttgart formasıyla attı.

medyabold
Devamını Oku »

İmamoğlu: ‘Olan’ diplomamla ilgili haber yapmışlar

31 Mart’ta İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanlığı’nı kazanan, ancak 6 Mayıs’ta mazbatası geri alınan Ekrem İmamoğlu, bugün İstanbul’un amatör spor kulübü temsilcileriyle bir araya geldi.

‘ATILAN TAKLALARI HEPİNİZ İZLİYORSUNUZ’

Sabah gazetesinde bugün Kenan Kıran’ın imzasıyla yayımlanan habere değinen İmamoğlu, kendi diplomasının şaibeli olduğu iddiasıyla ilgili olarak şunları söyledi:
“Son dönemde atılan taklaları hepiniz izliyorsunuz. Ben bu asimetrik ötesi taklanın biçimini hayatımda hiç görmedim. Ne yapacaklarını şaşırdılar. Konuşmadıkları konu da kalmadı. Bu sabah da benim diplomamla ilgili haber yapmışlar ama altını çizelim; olan diplomamla ilgili.”

İmamoğlu sözlerinin devamında yeniden seçilmesi durumunda spor alanında yeni bir seferberlik başlatacaklarını bildirdi. Örgün eğitim veren okulların yüzde 60’ının spor salonunun olmadığını bildiklerini ifade eden İmamoğlu, şöyle konuştu:

‘SPOR TESİSİ OLMAYAN MAHALLE BIRAKMAYACAĞIZ’

– Tamamlayacağımız tesislerin hepsinin mutlaka engelli erişimi ve engelli spor yapma biçimine uygun inşa edileceğini de duyurmak istiyorum. Spor tesisi olmayan mahalle bırakmayacağız. Atletizme çok önem vereceğiz. Bu konuda İstanbul’un ciddi eksikleri var. Hızlıca 3 adet pisti İstanbul’a kazandıracağız. İstanbul’u bir olimpiyat kenti haline getireceğiz. Amatör ligleri ve kulüpleri destekleyeceğiz.

– Belediyenin imkanlarını, parasını, sponsorluklarını, taraftarı bile olmayan ya da siyasi anlam taşıyan kulüplerin zenginleşmesi, milyon dolarlık sözleşme yapması için İstanbul adına söz veriyorum ki asla ve asla israf etmeyeceğiz.

kronos
Devamını Oku »

ABD’den sonra AB de Türkiye’ye yaptırım uyarısı yaptı

Avrupa Birliği liderleri ortak bildiri yayınlayarak Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de doğalgaz arama faaliyetlerini durdurmaya çağırdı ve yaptırım uyarısı yaptı.

BOLD – Türkiye, Doğu Akdeniz’de petrol ve doğal gaz aramak için “Fatih”ten sonra ikinci sondaj gemisi “Yavuz”, Kocaeli’nin Dilovası ilçesindeki limandan Akdeniz’e Perşembe günü uğurlandı.

AB’DEN UYARI: UYGUN ŞEKİLDE CEVAP VERMEYE HAZIRIZ 

Brüksel’de biraraya gelen Avrupa Birliği liderleri yayınları ortak bildiride Türkiye’nin doğalgaz arama faaliyetlerini “illegal” olarak adlandırdı.

Türkiye’nin bu faaliyetlerini durdurmaya çağıran birlik, “uygun şekilde cevap vermeye  hazırız” dedi.

Türkiye’yi itidalli olmaya çağıran Avrupa Birliği liderleri yaptıkları açıklamada, “Avrupa Konseyi, ciddi olumsuz doğrudan etkiler yaratan bu tür illegal eylemlerin Avrupa Birliği – Türkiye ilişkilerinin alanının dışında olduğunu vurgular” ifadelerini kullandı.

Avrupa Birliği, Türkiye’yi bazı alanları hedef alan yaptırımlar uygulayacağı konusunda da tehdit etti.

Uzmanlar, Avrupa Birliği’nin bazı kişilere seyahat kısıtlamaları ile sondaj faaliyetlerine katılan firmaların ve kişilerin mal varlıklarını dondurma yoluna gidebileceğini belirtiyor.

Avrupa Birliği liderleri, Türkiye’ye karşı uygulanacak yaptırım seçeneklerini “Avrupa Dış Eylem Servisi”nden talep edeceğini açıkladı.

Avrupa Birliği’nden üst düzey bir yetkili, Türkiye’ye yaptırım uygulamaktan ziyade Gümrük Birliği anlaşmasını yenileme görüşmelerini sona erdirmenin bir seçenek olabileceğini belirtti.

AB yetkilisi, diğer bir seçeneğin de Türkiye’nin “üye ülke” statüsünü askıya almak olabileceğini ifade etti.

Türkiye-AB üyelik müzakereleri sona ermese de bir yıldır donmuş durumda.

DOĞU AKDENİZ’DE SONDAJ GERGİNLİĞİ

Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs adası çevresinde kendi ilan ettiği münhasır ekonomik bölgelerde doğal gaz arama faaliyetlerine başladı.

Batılı şirketlere sondaj ruhsatları verdi.

Kendilerini adanın tek hakimi ve resmi devleti olarak gören Rumların bu hamlesine Türkiye de kendi sondaj faaliyetlerini başlatarak cevap verdi.

Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile anlaşarak belirlenen münhasır ekonomik bölgelerde kendi sondaj faaliyetlerini başlattı.

Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye sondaj faaliyetleri dolayısıyla yaptırım uygulamasını istiyor. Aksi takdirde birliğin Arnavutluk ve Kuzey Makedonya ile üyelik müzakerelerini başlatmasını veto etmekle tehdit ediyor.

Rum Kesimi, geçtiğimiz günlerde Fatih sondaj gemisinde görevli kişiler hakkında tutuklama kararı çıkarmıştı.

Türkiye’nin ikinci sondaj gemisi ‘Yavuz’ yola çıktı

medyabold
Devamını Oku »

‘HDP’nin demokratik ittifaki, seçim tartışmalarına taraf ve payanda yapılmamalı’

Dün Tunceli Munzur Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Ali Kemal Özcan tarafından açıklanan mektubun ardından Abdullah Öcalan’ın avukatlarından açıklama geldi. Söz konusu mektuba da yer verilen açıklamada Öcalan’ın 23 Haziran’da tekrarlanacak İstanbul seçimine ilişkin olarak “HDP’de vücut bulan Demokratik İttifak anlayışı, güncel seçim tartışmalarına taraf ve payanda yapılmamalıdır. Demokratik İttifakın önemi ve tarihsel anlamı mevcut ikilemlere kendine angaje etmemesi ve şimdiye kadar olduğu gibi seçimlerdeki tarafsız çizgisinde ısrar etmesidir” dediği belirtildi. Avukatları Öcalan’ın, “HDP’nin kendi yolunu koruması gerektiğini ve kararlarının kendilerinin vereceğini” söylediğini aktardı.

‘ÖNCE HDP’YLE PAYLAŞILMASINI İSTEDİ’

Asrın Hukuk Bürosu’nun Twitter’dan yaptığı açıklama şöyle:

Sayın Öcalan güncel siyaset ve olası gelişmeler ile ilgili bir metin kaleme almıştır. Bu metnin de görüşmenin içeriği ile birlikte, öncelikli olarak metnin ilk muhatabı olan HDP ile paylaşılmasını ve görüşülmesini istemiştir. Bizler de Sayın Öcalan’ın talebi doğrultusunda yapmış olduğu değerlendirmeleri ve yazıyı, görüşmeden sonra HDP kurulları ve yetkilileri ile paylaşarak 21 Haziran 2019 Cuma günü kamuoyunu bilgilendirme planlaması yaptık. Bu konuda belirttiğimiz muhataplar dışında bir paylaşımımızın olmadığını da özellikle belirtmek isteriz.

‘AVUKAT OLMAYAN BİRİNİN İMRALI’YA GÖTÜRÜLECEĞİNİ BİLMİYORDUK’

Biz kendi planlamamız doğrultusunda hazırlıklarımızı ve görüşmelerimizi yaparken Ali Kemal Özcan isimli kişinin basınla paylaşımlarını gördük. Özcan, Perşembe akşam saatlerinde büromuz avukatları ile de temas kurmaya çalışarak İmralı’da görüşme yaptığını iddia etmişti. İmralı’ya avukat olmayan bir kişinin götürüleceğine dair bir bilgiye sahip değildik. 2 Mayıs tarihinden bu yana gerçekleşen tüm görüşmelerde uyguladığımız üzere, müvekkilimizin mesajlarını önce muhataplarıyla akabinde kamuoyu ile paylaşan bir tutum içerisindeyiz. Müvekkilimizin duruşu ve sözlerinin toplumsal politik bağlamda taşıdığı önemin bilincindeyiz ve açıklamalarımızda da bu sorumluluğu ve dikkati sergilemek çabasındayız. Dolayısıyla 2 Mayıs’tan bu yana yoğunlaştığı haliyle İmralı ve müvekkilimiz hakkında bizimle temasa geçmeye çalışan her kişi ve kuruma karşı da bu dikkat ve sorumlulukla yaklaşmak zorundayız. Özcan’ın gerçekleştirdiğini söylediği görüşmesine dair ifade ettiği hususlar, bunları kamuoyu ile paylaşma biçimi ve kullandığı kavramlar kendisini bağlayacak hususlardır. Bizim müvekkilimizle görüşmeden bunları teyit etmek ya da yanıt vermek durumumuz bulunmamaktadır.

‘ÜÇÜNCÜ ÇİZGİ’ OLAN HDP’YE VURGUSU…

Sayın Öcalan güncel tartışmalar bağlamında demokrasi ittifakının ikilemlere taraf ve payanda yapılmaması gerektiğini belirtirken HDP’nin üçüncü yolu esas alarak bunu koruması gerektiğini ifade etmiştir. Bu iki kutuplu halin cumhuriyetin kurulmasından beri var olduğunu ve bu koşullarda bir demokrasi ittifakı ve üçüncü çizgi olarak HDP gibi bir partiyi kurmanın ve yürütmenin tehlikeli ve büyük bir cesaret işi olduğunu söylemiştir. Bir demokratik ittifak olarak HDP’nin cesaretle ve akılla bir katalizör gibi tüm siyasi yapıları demokratikleşmeye çağıracak demokratik müzakere ve çözüm siyaseti geliştirmesi gerektiğini paylaşmıştır.

‘KARARLARI HDP VERİR’

Sayın Öcalan HDP’de vücut bulan demokratik ittifak anlayışının güncel seçim tartışmalarına taraf ve payanda yapılmaması gerektiğini ifade ederken toplumsal uzlaşıyı kast ettiğini, kutuplaştırmaya, ikili duruma tuz biber olunmaması gerektiğini söylemiştir. Kutuplaşma siyasetinin hakaret söylemleri ve demagoji ile bir çatışma ve savaş siyaseti olduğunu, HDP’nin kendi yolunu koruması gerektiğini düşünmektedir. Bu hususların HDP ile görüşülmesini ve tartışılmasını söylemiş, bununla birlikte siyasi bir parti olarak HDP’nin çalışmalarını HDP’nin kendisinin yaptığını ve kararlarını da HDP’nin vereceğini belirtmiştir.

‘DEMOKRATİK ANAYASAL İTTİFAK ÖNERİSİ’

Demokratik uzlaşı, özgür siyaset ve evrensel hukuk üçlü sacayağı üzerine demokratik siyasetin geliştirilmesi gerektiğini söylemiş, evrensel hukuk içinde Demokratik Anayasal İttifak kavramını önermiştir. Evrensel hukuk içerisinde demokratik anayasal çözümün aranacağını belirtmiştir. Demokratik İttifak çizgisine dair 7 maddelik bildiride de bir vurgu olduğunu hatırlatmıştır.

‘TÜM YÜK BANA YÜKLENİYOR’

Sayın Öcalan görüşmede kendi siyaset yöntemine ilişkin olarak; bugüne kadar düşünerek, üreterek ve yaratıcı siyaset yaparak sorunlara çözüm aradığını ifade etmiştir. Özellikle açlık grevleri ve ölüm orucu sürecinde de açığa çıktığı gibi kendisine bağlılığını ifade eden binlerce kişinin varlığına rağmen bu kadar bekleyen işin ve çözülmesi gereken toplumsal sorunun varlığını kabul edememektedir. Tüm yükün kendisine yüklendiğini, fedakârlığın tek başına yeterli olmadığını akıllı, yaratıcı, sorun çözücü siyaset ile herkesin bir şeylere yoğunlaşabileceğini ifade etmektedir. Misalen, önümüzdeki dönemde bir gündem olarak Demokratik Belediyeciliğin ne kadar geliştirileceğini merak etmektedir.

SURİYE MESELESİ

Sayın Öcalan Suriye konusunda Kürtlerin Araplar ve diğer halklarla birlikte inşayı esas alan siyaset ile birlikte Suriye Devleti’ni anayasal çözüme ikna etmelerini önemli görmektedir. Olasılık dahilindeki bir yıkım veya imhanın önüne geçilmesinin temel yolunun bu olduğu görüşünü dile getirmiştir.

MEKTUP

Açıklamada Öcalan’ın şu mektubuna da yer verildi:

“Son ölüm oruçları ve açlık grevlerinin sona ermesi vesilesiyle kullanmak durumunda kaldığım şahsi inisiyatifim konusunda, olası gelişmeleri de dikkate alarak bu açıklamayı yapma ihtiyacı duydum.

Çözüm Sürecine ilişkin ilişkin daha derinleştirilmiş ve netleşmiş bir tutumdan bahsettim. Mevcut gelişmelere de bu perspektiften baktım. Çözüm süreci sonrasına damgasını vuran ve Türkiye’nin geleneksel ikilemini aşmayan, dolayısıyla sürekli çatışmacı ve kutulaştırıcı üslubun başta Kürt sorunu olmak üzere tüm toplumsal sorunları ağırlaştırdığı ortaya çıkmış bir sonuçtur. Cumhur ve Millet İttifaklarının bu gerçekliğine karşılık HDP’de ifadesi bulunan Demokratik İttifak ve bağlantılı demokratik müzakere opsiyonu çözüm odaklı olmayı esas almıştır.

Önümüzdeki dönemde gerek iç toplumsal gerek bölgesel ve küresel sorunların daha da ağırlaşacağını göz önünde bulundurarak bu üçüncü yol tavrının korunması büyük bir önem ve anlam ifade etmektedir. Bu çerçevede HDP’de vücut bulan Demokratik İttifak anlayışı, güncel seçim tartışmalarına taraf ve payanda yapılmamalıdır. Demokratik İttifak’ın önemi ve tarihsel anlamı mevcut ikilemlere kendine angaje etmemesi ve şimdiye kadar olduğu gibi seçimlerdeki tarafsız çizgisinde ısrar etmesidir.

Demokratik uzlaşı, özgür siyaset ve evrensel hukuk üçlü sacayağına dayalı çizgi en doğru ve sonuç üretici siyasi platform durumundadır. İlgili tüm çevreleri bu temelde duyarlı olmaya çağırıyorum.”

kronos
Devamını Oku »

Eski AKP’li vekil: “AİHM kamu görevlisine hakareti suç saymıyor”

AKP eski milletvekili Prof. Dr. Vahit Bıçak, Erdoğan’ın, “Valimizden özür dilemedikçe böyle bir makama gelemez” sözlerini değerlendirdi. Bıçak, “AİHM kamu görevlisine hakareti suç saymıyor” dedi.

BOLD- CHP’nin İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu’nun Ordu Valisi’ne “it” dediği iddiası üzerine konuşan AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş için kullandığı ‘seçilse bile o koltukta oturaz’ tehdidine benzer cümleler kullandı.

AYM VEYA AİHM’DEN DÖNER

HaberTürk yazarı Muharrem Sarıkaya, Erdoğan’ın sözlerini AKP eski milletvekili Vahit Bıçak’a sordu. Bıçak’ın ifadelerine bugünkü köşesinde yer veren Sarıkaya, “Özetlersem Vahit Bıçak, böyle bir olayın mahkemeye taşınması halinde bir cezayla sonuçlanmasını beklemiyor, böyle olsa bile Anayasa Mahkemesi veya AİHM’den döneceğine inanıyor” dedi.

KADIN YOLCU TARTIŞMASI

Sarıkaya yazısında, “Bir süre önce İstanbul havaalanında bir kadın yolcu ile özel havayolu şirketi hostesi arasında yaşanan tartışma sonrası sosyal medya paylaşımlarıyla dikkat çeken ceza hukuku öğretim üyesi, Prof. Dr. Vahit Bıçak ile sohbet ettim. Bıçak, yolcu kadının sözlerinden dolayı ceza almasının Türk Ceza Kanunu ve AİHM içtihatlarına göre mümkün olmadığını belirtmiş, buna ilişkin kanun maddelerini de sıralamıştı” ifadelerini kulandı.

İNCİTEN DÜŞÜNCELER HER ÜLKEDE SUÇ DEĞİL

Sarıkaya yazısında şunları aktardı: “AK Parti eski milletvekili de olan Prof. Dr. Bıçak, önce Ordu VIP olayı üzerinden dün yapılan açıklamaları da takip ettiğini belirtti. Ordu VIP’te yaşananlara AİHM normları üzerinden yaklaşmak gerektiğini vurgulayıp ekledi: ‘İfade özgürlüğü, sadece onaylanan, incitici olmayan görüş ve bilgilerin açıklanması değil; aynı zamanda inciten, şok eden, rahatsızlık veren düşüncelerin açıklanmasını da içerir. Çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik, demokratik toplumun gereğidir. Hakaret, her ülkede suç sayılan evrensel bir suç değildir. Alıngan, hoşgörü eksikliği olan birtakım ülkelerde suçtur’…”

İmamoğlu’ndan Erdoğan’a: Milletin iradesiyle nerelere gelindiğini en iyi siz bilirsiniz!

medyabold
Devamını Oku »

Tutukluluğunun 1000. gününde ilk kez yayınlanan fotoğraflarıyla Ahmet Altan ve dindarlık üzerine sözleri

Ağırlaştırılmış müebbet cezası verilen Ahmet Altan 1000 gündür Silivri Cezaevi’nde. İlk kez yayınlanan fotoğraflarıyla Altan’la din üzerine yapılan söyleşiyi sunuyoruz.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

Ahmet Altan 1000 gündür cezaevinde. Anayasa’daki basın özgürlüğü maddesine rağmen onunla birlikte birçok gazeteci ve yazar da tutuklu. Bir insan, gazeteci olarak onların hapiste olması onuruma dokunuyor.

Aşağıdaki Ahmet Altan röportajını Erenköy’deki evinde yapmıştım, 30 Aralık 2006’da Zaman gazetesinin Cumartesi ekinde yayınlanmıştı. Kurban Bayramı’nın ilk günüydü.

Altan röportaj teklifimi hemen kabul etmemişti. İki ay boyunca belli aralıklarla kendisine mail atmıştım. Hepsinde beni nazikçe geri çevirmişti. En son mailimi ‘teklifimi kabul etmese de nezaketinden dolayı teşekkür etmek’ için göndermiştim. “Hadi atla gel” diye cevap gelince şok olmuş, akşam vakti foto muhabirimiz Mustafa Kirazlı ile yola çıkmıştık.

Altan ile görüşmek istememin nedeni ‘Allah, cami, bayram’ konulu yazılarıydı. Fakat evine gider gitmez hışmına uğramıştım. Dindarlara çok kızgındı ve karşısında Zaman gazetesinden gelen bir muhabiri görünce, o zaman adaletten, demokrasiden, insan haklarından bahseden AK Parti hükümetini desteklediği için Zaman’a, dindarlara olan bütün öfkesini, kızgınlığını bana dökmüştü.

Oysa ben de yeni örtünmüş, hatta Zaman’da yeni çalışmaya başlamış, dindarları tanımaya çalışan, tıpkı kendisi gibi Allah’ı seven biriydim.

Ahmet Altan kızgındı ve eleştirilerinde de çok haklıydı. 26 Şubat 2006’da Hürriyet’te yazdığı Adını Kaybeden Çocuk başlıklı yazısından dolayı hakkında dava açılmıştı.

Adana’da 2004’te 9 yaşındaki bir erkek çocuğuna aralarında devlet memurlarının da bulunduğu 25 kişinin tecavüz ettiği iddiasıyla iki senedir devam eden bir dava vardı. Altan, Adana Adli Tıp Kurumu ile İstanbul Adli Tıp Kurumu’nun verdiği iki rapor arasındaki tutarsızlığı yazmış ve kimsenin bunu soruşturmadığını gündeme getirmişti.

Sonra beraat etti bu davadan ama dindar olduğunu iddia eden insanların bu ve benzeri olaylara duyarsız kalmasına kızgındı. Başka AK Parti olmak üzere kimse bir şey yapmamıştı. Zaman da bunu gündeme getirmemişti. Ben de işe yeni başlamanın etkisiyle karşımda bütün öfkesiyle duran bir yazara ne cevap vereceğimi bilememiştim. Dinlemekle yetinmiş ve eleştirilerini dönünce editörlerimize iletmiştim.

Şimdi onu daha iyi anlıyorum… Demişti ki:

– Başkalarının acılarına duyarlı olmazsan dindar olamazsın. Ben bunun için vaaz vermek isterdim. İnançlı insanlara imrenirim. Çok huzurlular sadece neden cesur değiller diye şaşırırım. İnancın büyük bir cesaret ve güven vermesi gerekir çünkü. Dinin tarihinde bunun tekrarları vardır. Bunun az tekrarlanması beni şaşırtıyor. Allah’a inanan biri nasıl korkak olur, anlamış değilim. Ben dinsizim ama birilerinin dindar olmasını istiyorum.

– Allah’ın başka kullarına karşı bu kadar mesafeli, bu kadar aldırmaz olan bir dindar olabilir mi?

– Dindarların kendilerinden başka hiç kimseyle ilgilenmemesi beni çok sinirlendiriyor ve onlara güvenimi müthiş sarsıyor.

– Hükümette dindarlığına vurgu yapan bir parti var. Ya, dindar kesimden bir tek ses çıkmaz mı? Bir merak uyanmaz mı? Bu çocuklara ne yapıyorlar, bu çocuğun başına ne geldi, bu oğlan çocuğu kurtarmak için ne yapmalıyız, suçluyu nasıl bulmalıyız, hiç mi aklınıza gelmez? Din demek, vicdan demek. Vicdanını kaybetmiş bir din olabilir mi?

– Dindarlar kendilerinden başka kimseyle ilgilenmiyorlar ve onun için de kimse onlara güvenmiyor.

– Bir toplum dini ile barışık olmazsa, sorunlar yaşar, ahlaki sorunlar da yaşar. Ama dindar kesimin bizzat kendisi insanların acılarına aldırmazsa, bu topluma dinin insanları barışa ve adalete götüreceğine nasıl anlatacaklar, dinin temeli bu.

– Bu ülkede dindarlara sırf dindar oldukları için kızılır, ben onlara dindar oldukları için kızmıyorum. Dindar olmadıkları için kızıyorum. Kendilerini dindar gibi gösterip başka davranmalarına kızıyorum. Ellerindeki gücü bütün insanları korumak için kullanmalarını istiyorum.

– Bu ülke yüzde 95’i Müslüman bir ülke ise, gerçekten sağlam bir imanları olsaydı, bu kadar çok yolsuzluk, arsızlık, hırsızlık olmazdı. Ama var, demek ki, bir iman sorunu da var aslında.

– Din bir gösteriş aracı değil. İnsanların bir ölçüsü var. Önemli bir ölçüsü ne biliyor musun: Samimiyet… İnsan haklarında sadece bir kısmını önemli bulur, diğer kısmını aldırmazsan senin samimiyetine kimse inanmaz. Niye insanlar size güvensin ki!

– Bugün Müslümanlık deyince aklımıza haşin bir şey geliyor. Bütün dünyada da bu böyle. Bu beni üzüyor. Arkadaşımı camiye götürüyorum, korkuyor. “Allah’ın evine gidiyorum, orası güvenlidir” diyemiyorsa, bu duyguyu ona veremiyorsak, bir şey yanlıştır. Dindarları eleştirmemin gerçek nedenlerinden biri de bu. 

Adli tıp kurumlarında örtbas edilen olaylar dün de bugün de aynı. İnsan hakları, hak ihlalleri konusunda Türkiye ilerlemek yerine daha da geri gitti. Dindarların başkalarının acılarına duyarsızlıkları beter durumda. Din, ibadet anlayışı gösterişten ibaret oldu. İstanbul’da her adım başında cami varken metroda namaz kılmanın moda olması başka bir anlam taşımıyor. Yolsuzluk konularına hiç girmiyorum. Çalıyorlar ama olsun çalışıyorlar diyen dindarlarımız var.

Röportajı o zaman Kurban Bayramı olması vesilesiyle de Ahmet Altan’ın yazıları ve kendisinin dindarlığıyla ilgili anlattığı konuları öne çıkararak vermiştik. Şimdiki aklım olsaydı, hak, hukuk, adalet, hoşgörüden bahseden ama dünden bugüne bir adım ilerlemeyen dindarları eleştirdiği cümlelerini öne çıkararak yazardım. Ama ben yazılarından etkilenen biri olarak diğer konulara odaklanmıştım. Röportajı, birinci sayfada “Bayram sabahı Süleymaniye’de vaaz vermek isterdim” başlığıyla, içerideki sayfada ise “Dindar bir adam olmak isterdim” başlığıyla vermiştik.

Metnin tamamına gazetede yer verememiş, internet sitesinde hepsini yayınlamıştık. Aşağıda tamamını okuyabilirsiniz. İki konuya röportajda nasıl yer vereceğimi bilememiştim.

Kadınlarla ilgili sürekli yazdığı için Ahmet Altan’a “Kadınları çok üzdünüz mü?” diye sormuştum. “Evet ama onlar da beni çok üzdü” diye cevaplamıştı. Bir de annesinin ölümünden bahsederken gözleri dolmuş, ağlamaklı olmuştu. Çok şaşırmıştım, hiç böyle bir manzarayla karşılaşacağım aklıma gelmemişti. İki konuyu yazayım mı yazmayayım mı ikilemde kaldığımı hatırlıyorum.

Görüşmemiz 3 saat sürmüştü. Mustafa, kendisini salonunda, çalışma odasında ve balkonunda fotoğraflamıştı. Ama o fotoğraflar birkaç gün sonra yanlışlıkla silindi. Dijital makinelerin azizliği… Altan’a tekrar mail gönderdim ve durumu anlattım. Anlayış gösterdi, ikinci kez evine gittik ve Ahmet Altan haberlerinde çok sık kullanılan yeşil gömlekli karelerini o gün çektik.

Başka birçok karesi daha vardı elimizde. Kısa bir süre önce Mustafa’dan istedim onları, sağolsun gönderdi. Aşağıdaki fotoğraflarının birçoğuna ilk kez bloğumda yer veriyorum. Fikirlerinden, insana bakışından, sevgisinden ve saygısından her zaman etkilendiğim Ahmet Altan o gün aklımda, balkonunda portakallarıyla verdiği pozuyla kaldı. Ne cezaevinin önü, ne içi… Hiç başka bir yerde düşünmek istemedim kendisini. Umarım en kısa zamanda evine, kitaplarına ve portakallarına kavuşur.

 
30 Aralık 2006, Zaman

Yazar Ahmet Altan, yıllar önce ‘Ey Kavmim’ (1996) başlıklı bir yazı yazmıştı. Bazı camilerde vaaz konusu olan bu yazıyı Altan’ın yazdığına çoğu kimse inanamamıştı.

Altan, 2005 ve 2006’nin Ekim ayında yine içeriğiyle herkesi şaşırtan “Cami Işıklarına Bakan Çocuk” ve “Benim Güzel Allah’ım” adlı iki farklı yazı daha kaleme aldı. Acaba Altan’a neler oluyordu? Onu tanıyan hemen herkes gibi biz de bu konuyu merak ettik ve medyanın cesur kalemi Altan’ın kapısını çaldık. Sitemlerini ve içten duygularını paylaştık.

Demokrasi ve insan hakları konusunda cesur olmadıkları için dindarları eleştiren Altan, İslam’ın özündeki sevgi ve hoşgörünün yeterince anlatılmadığından yakınıyor ve usta yazar, “Eğer inançlı olsaydım bayram sabahı Süleymaniye’de vaaz vermek isterdim” diyor.

Altan, sürpriz yazıları için “Ben birdenbire hidayete ermedim.” diyor. Aslında dindar olmayı çok istediğini söyleyen Altan, Allah sevgisini, merhametini, şefkatini, oruçlu olmanın keyfini, sahurları ve iftarların güzelliğini anlatırken bir din adamı görünümüne bürünüyor.

“İnanıyor muyum? Hayır. İnanmıyor muyum? Hayır.” diyen Altan, “Ben O’nun biraz şımarık kuluyum galiba. Niyetimi O biliyor. Meseleleri, kendi aramızda çözeceğimizi düşünüyorum. O bence şefkatlidir. Merhametlidir. Eğer derse ki, ‘Seni cezalandıracağım’ yapacak bir şey yok” şeklinde konuşuyor.

Ahmet Altan, dindarlara cesur olmadıkları, seslerini çıkarmadıkları ve dini insanlara hoşgörü ile değil de korkutarak anlatmaya çalıştıkları için sitem ediyor.

Bayram namazına hiç gittiniz mi?

Evet gittim, çocukken. 10-11 yaşındaydım. Ben ibadeti sevdim doğrusunu istersen. Eğer bu kadar hiddetle beni korkutmasalardı, belki de orada kalırdım. Dini, sevgiyle ve hoşgörü ile herkese anlatmak isterdim. Hâlâ camiye gidiyorum, bu sene Kadir Gecesi’nde Sultanahmet Camii’ndeydim.

Ne yaptınız? Teravih namazına mı gittiniz?

Teravihten sonra ziyarete gittim. Yahudi bir arkadaşımı götürdüm.

Niye özellikle Kadir Gecesi?

Kadir Gecesi’nde İstanbul’u hiç dolaşmamıştım. Bu, hep istediğim bir şeydi. Camilerin kapısından insanlar taşıyordu.

Çok şaşırmıştır sizi görenler…

Evet. Beni tanıdılar ve orada gördükleri için çok şaşırdılar. Namaz kılmıyorum; ama o atmosferi seviyorum. Bütün ibadethaneler, ‘Hayattaki hiçbir şey o kadar önemli değil. Sen de önemli değilsin. Çok daha önemlileri var. Dünyanın merkezi değilsin’ der aslında.

İnsanların sizi camide görmesinden rahatsız oldunuz mu?

Yok, şaşırmaları hoşuma gidiyor. Bak, bir dinsiz yola gelmiş diyorlar. İşte gerçek dindarlık bu. Tamamen Allah adına seviniyorlar. Hiç, kişisel çıkarları yok. Samimiler.

Bir yılda okurlarınız için sürpriz iki yazı yazdınız. İkisi de Ramazan Bayramı’nda yayınlandı. Size bu yazıları kim yazdırdı?

Daha önce de “Ey Kavmim” (6 Haziran 1996, Yeni Yüzyıl) diye bir yazı yazdım. Bazı camilerde okunmuştu bu yazı. Benim yeni bulduğum fikirler değil bunlar. Ben birdenbire hidayete ermedim.

Ama bu iki yazıdaki hisleriniz daha farklı…

Öyle bir yazı yazabilmekten büyük zevk alıyorum. Benim bir Allah ve din fikrim var. İnancımın olmaması, bu fikirlerin olmadığı anlamına gelmez.

Yazıdan çok duayı andırıyordu…

Dua bilirim; ama dua etmem. Çok sıkıştığımda konuşurum. Aslında dindar olmak isterdim. Eğer inansaydım kendi inancını hem yaşayan hem de anlatan bir adam olurdum. İnançlı bir adam değilim; ama bir dindar sesle konuşmaktan hoşlanıyorum.

Bu, bir çelişki değil mi?

Evet çelişki. Sadece ibadet değildir din, bir özdür, en azından benim inancım için. Başka insanların hakkını yememek, hakkından fazlasını istememek, tevazu, tevekkül, bunlar dinin temelini oluşturur. Ben Allah’ın yarattıklarına karşı elimden geldiğince ve mümkün olduğunca hak gözeten bir adam olmaya uğraşıyorum. Eğer mümkün olsaydı her hafta o tonda yazı yazmak isterdim. Kalabalıkların karşısına çıkıp öyle konuşmak isterdim.

Allah bilir siz vaaz da vermek istersiniz?

Evet, isterim.

Yarın bayram. Süleymaniye’de bu bayram sabahında vaaz vermek ister miydiniz?

Hiç fena fikir değil.

Vaazın konusu ne olurdu?

Dinin bir özü olduğunu, kulun kula emanet edildiğini ve birbirine haksızlık yaparsan, bunun onu Yaratan’a da bir kötülük olduğunu anlatmak isterdim. Özden, insandan, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinden, hoşgörüden, tevazudan bahsetmek isterdim. Dokuz yaşındaki bir çocuğun ırzına geçildi, sesinizi niye çıkarmıyorsunuz demek isterdim.

Hiç vaaz dinlediniz mi?

Çocukken dinledim. Sevdiğim dindar arkadaşlarım vardı. Gençliğimde gerçekten inanmış insanlarla beraber oldum. Çünkü tamamen hoşgörü üzerinden bir ilişkileri vardı ve ben dindarlığı öyle sevdim. Büyük dedem şeyhti. Arkanda duran yazılar bizim tekkeden çıkan yazılar. Rıfai’ydi dedem. Unkapanı’ndaki tekkede. Kapanmasaydı şeyh olmak isterdim orada. Dalga dalga ailenin içine giren bir din unsuru vardı. Ben inancın ne olduğunu bilerek büyüdüm. İnançlı insanları gördüm, inançsızları da…

Neden inançsız olmayı tercih ettiniz?

Çok şaşıracaksın; ama gördüğüm inançsızlar çok daha hoşgörülüydü.

Allah “Ben kırık kalplerleyim.” diyor. Sizin bu anlatmak istediklerinizle Allah’ın sözü aynı zeminde birleşiyor. Ayrılık nerede?

Belki ayrılmamışızdır. Ben kuşkucu bir adamım. Bir tür, O’nun şımarık kulu olduğumu düşünüyorum. Eğer sen iyi bir çocuksan baban yaramazlıklarını affeder. Allah ile olan ilişkimiz biraz öyle. Ben böyle bir Allah’ı seviyorum.

İnanan bir insan gibi yaşamayı denediniz mi?

Hayır. Bunu hiçbir zaman yapmayacağım. Bunu yaparsam sahtekarlık olur. Genellikle insanlar yaşlanınca ölümden korkarlar ve birdenbire değişirler. Bu bana kendi açımdan ayıp gelir. Nasıl yaşadıysam bu hayatı öyle kapatmak istiyorum. O’nun yarattıklarına iyi davrandığım sürece O’nunla ilişkim iyidir. Biri gelip bana, sen kendini kandırıyorsun diyebilir. Olabilir. Onun Allah fikri ile benim Allah fikrim birbirine benzemeyebilir. Çok mu inançlıyım? Hayır. Tümden mi reddediyorum? Hayır. İbadet edecek miyim? Hayır. Dini bir hayat sürecek miyim? Hayır. Din fikrini seviyor muyum? Evet. Dindarları seviyor muyum? Gerçek bir dindarı severim. Dindarlığı gerçek olmadığına inandığım insanlardan hiç hoşlanmam.

Nasıl bir inanç bu?

Benim Allah’ım, yarattıklarını seven bir Allah. İlk amacı korkutmak ya da cezalandırmak değil. Bana dini, cehennemden girerek anlatmaya başladıklarında bu benim kafamdaki Allah’la örtüşmedi. Bu, bana çok haşin geldi. Son zamanlarda Müslümanlık hep haşin yanıyla ortaya çıkıyor. Dinin bir sevgi yanı da var.

Bayramlarda mezarlık ziyareti yapar mısınız?

Bayramlarda değil; ama annemin mezarını ziyarete giderim. Annemin ölümü benim Allah fikrimi çok etkilemiştir. Bir çocuğun, annesinin öldüğünü kabul etmesi neredeyse imkansızdır. Onun bir şekilde beni gördüğüne inanmaktan hoşlanıyorum. Bu da ancak Allah’la mümkün. Onun bana baktığını düşünmek beni daha iyi bir adam yapıyor. Büyük kayıplarda büyük yerlere sığınmak zorundasın. Bir Allah fikrine ihtiyaç var. Yoksa tamamen kayboluyorlar.

Kendinizi sorguluyor musunuz?

Yok sorgulamıyorum, nasılsa onu öbür tarafta yapacaklar.

İnançla ilgili fikirlerinizi neden çocukluğunuzla birlikte anlattınız?

Çocukken namazı severdim, teravih bile kılardım. Sahurlar, iftarlar çok hoşuma giderdi. Bu tarafından bakılsa toplum huzur bulacak. Çok fazla ibadet etmeyi seven bir toplum değiliz. Ama inanan bir toplum; hem Allah’a inanıyor, hem gereklerini yapamıyor hem de cezalandırılmaktan korkuyor. Bu, toplumun içinde derin bir yara. Bu yarayı hoşgörü ile kapatmak gerek. Çocuklar korktukları için değil, Allah’ı sevdikleri için dindar olsunlar.

Kendini Allah’a bu kadar yakın hisseden bir çocuğu O’ndan uzaklaştıran, sadece bir hocanın anlattığı cehennem manzarası mı?

11 yaşındaki bir çocuktan bahsediyoruz. 11 yaşındaki bir çocuğun Allah’la olan ilişkisi tamamen sevgiye dayanan bir ilişki. Bana anlatılan Allah inancından korktum. İhanete uğramış hissettim kendimi.

Büyüyünce ne oldu peki?

Büyüyünce daha maddeci düşünmeye başladım. Doğanın maddeden, atomdan yapıldığını düşündüm. Şimdi inanıyor muyum? Hayır. İnanmıyor muyum? Hayır.

Bu çelişki içinden nasıl çıkıyorsunuz?

Aslında çok da zorluk çekmiyorum. Çocukluğumdaki Allah’ın var olduğuna inanıyorum. Yani kendi yarattığı kula sevgiyle yaklaşan, onu korkutmayan, onu seven ve yarattığı kulları birbirine emanet eden, kendi aralarındaki ilişkiye önem veren, sadece ibadete değil, ruhuna, özüne, başka insanlar hakkında ne düşündüğüne, ne yaptığına bakan bir Allah’a inanıyorum. Ben dinen günah olan birçok şeyi yaptım. O’nun yarattığı kullara karşı haksızlık etmedim. Benim ne yaptığımı, niyetimi O biliyor. Bu ibadet meselesini aramızda çözebiliriz.

Çözemezseniz ne olacak?

O, bence şefkatlidir. Merhametlidir. Eğer derse ki, “Seni cezalandıracağım.” Tamam yapacak bir şey yok. Ama ben O’nun ölçülerinin sadece bu günahlarla kısıtlı olmadığını düşünüyorum.

Ceza konusunda O’na teslim oluyorsunuz; ama ibadet konusunda emirlerine neden uymuyorsunuz?

Evet. Ben şuna inanıyorum: Bedelini ödemeye razıysan her şeyi yap.

Allah’ı tanımak adına neler yaptınız?

Bunları sadece okuyarak bulabileceğim kanaatinde değilim. Evet Kur’an-ı Kerim’e baktım. Allah’ın isimleriyle ilgili çıkan ilahi kasetlerini dinliyorum. Dini müziği çok severim. İlahileri çok severim. Son dönemde çıkan çocukların söylediği Teşekkür Ederim Allah’ım albümü çok güzeldi mesela.

“Hiddetine değil, şefkatine iman ediyorum” demiştiniz. Ama imanla imansızlık arasındasınız…

Şefkatine iman ediyorum. Çünkü O’nun şefkati, hiddetinden daha büyük. Benim Allah’ım şefkatli. O’nun şefkatine iman ettiğim zaman yaptıklarımı O’nu üzmemek için yaparım. Aramızdaki sevgi ilişkisinin zedelenmemesi için. O’nun üzülmesi beni üzer. O, sahtekarlık yapmayanı sever.

“Ben, bir daha huzur bulamayacağım” diye yazdınız. Herkes huzur ararken siz neden vazgeçiyorsunuz?

O huzur inançta var. Yani siz çok şanslısınız. Huzur bulmak istiyorum; ama bunu sahtekarlıkla yapmak istemiyorum. Sırf huzur bulmak için inanmadığım bir şeye inanmaya çalışamam. Bu ayıp. Ayrıca Allah da bunu kabul etmez. Bir gün gerçekten inanırsam huzur bulurum; ama bu çok zor.

Nasıl bu kadar emin konuşabiliyorsunuz. Belki fikirleriniz değişecek.

Çünkü aklımı devreden çıkarmam çok zor artık. Aklımla o kadar çok yaşadım ki…

Size aklı veren de Allah…

Doğru. Allah, herkesin aklının aynı olmasını istemiyor. Allah dindarı yarattığı zaman dinsizi de yarattı. Dinsizlik olduğu için dindarlık kıymetli.

Yine bayram yazısı yazacak mısınız?

Her şeyi benden beklemeyin canım. Dindarlarla ne zaman karşılaşsam vaaz veren ben oluyorum, bu tuhaf değil mi?

Belki Allah sizi bazı şeylere vesile etmek istiyor…

Doğru. O’nun ne yapacağı belli olmaz. Allah’ın bir mizah anlayışı olduğuna inanıyorum.

Yazacak mısınız?

Bayram fikrini yılbaşından daha çok severim. Yılbaşı zoraki bir eğlence gibi geliyor bana. Belki bütünleşemediğimden olabilir. Bayram deyince çocukluğuna dönüyorsun. Kendine dönüyorsun. Çocukluk esas kendindir.

 

 

RÖPORTAJIN AŞAĞIDAKİ KISMINA İNTERNET SİTESİNDE YER VERİLMİŞTİ

‘Adını Kaybeden Çocuk’ yazınız dolayısıyla açılan dava yeni sonuçlandı. Bu konuyla ilgili birtakım kırgınlıklarınız, hatta kızgınlığınız var sanırım. Neler söyleyeceksiniz…

Önce bir kızgınlığımı boşaltayım hakikaten. Dindar kesimle ilgili ciddi kızgınlıklarım ve öfkelerim var. Onların kendilerinden başka hiç kimseyle ilgilenmemesi beni çok sinirlendiriyor ve onlara güvenimi müthiş sarsıyor. Bu ülkede çocukların ırzına geçiyorlar. Ben 9 yaşındaki bir erkek çocuğunun ırzına geçilmesi ile ilgili bir dava hakkında yazılar yazdım. (Adını Kaybeden Çocuk) Bu çocukla ilgili iki tane rapor verilmiş. Ayrıca hükümette dindarlığına vurgu yapan bir parti var. Ya, dindar kesimden bir tek ses çıkmaz mı? Bir merak uyanmaz mı? Bu çocuklara ne yapıyorlar, bu çocuğun başına ne geldi, bu oğlan çocuğu kurtarmak için ne yapmalıyız, suçluyu nasıl bulmalıyız, hiç mi aklınıza gelmez? Din demek, vicdan demek. Vicdanını kaybetmiş bir din olabilir mi?

Desteklenmek anlamında mı?

Hayır, gidip işin aslını bulmak anlamında. Siz belki bu hükümeti benden daha iyi zorlarsınız. Suçluları bulsunlar, olayı aydınlatsınlar. Raporun sahte olup olmadığını araştırsınlar. Çocuk için iki tane ayrı rapor verilmiş, hiç mi kimse merak etmiyor? Allah’ın başka kullarına karşı bu kadar mesafeli, bu kadar aldırmaz olan bir dindar olabilir mi?

Bunu sadece tek bir olaya bakarak mı söylüyorsunuz?
İşkencelere de ses çıkmamıştı.

Aynı tepkiyi başörtüsü olayında gösterdiniz mi?

Doğru ya aynı şey! Dokuz yaşındaki bir çocuğun ırzına geçilmesi ile türban aynı şey, öyle mi? Bu insafsızlık…

Ben başörtüsü sorunu yaşamadım. O dönemde üniversitedeydim. Ama bu sorunu yaşayan çok arkadaşım vardı. Hepsinin şu anda psikolojisi bozuk…

Biz türbanla ilgili defalarca yazı yazdık. Türbanın serbest kalmasını istiyoruz, insanların tercihlerine karışılmamasını istiyoruz. Bunu defalarca söyledik. Dindarlar kendilerinden başka kimseyle ilgilenmiyorlar ve onun için de kimse onlara güvenmiyor. Ben dindar değilim, dini de bilmem ama dini bilen adamlar bunu yorumlasınlar.

Tamam söylerim…

Çok güzel bir giriş yaptım.

Biraz fazla öfkeli değil misiniz, dövecek gibi konuşuyorsunuz?

Aldırmazlıkları kaldıramıyorum. Benim sözüm, kendisinin dindar olduğunu söyleyen ve dindarların hakları için görüş veren insanlara. Türban sorunu insan haklarının bir parçası. İnsan hakları bir bütündür. İnsan haklarında sadece bir kısmını önemli bulur, diğer kısmını aldırmazsan senin samimiyetine kimse inanmaz. Niye insanlar size güvensin ki!

Peki ne yapsın insanlar?

Harekete geçin. Bu çocuğun başına ne geldi deyin. Bunun suçlusunu bulun. Çocuk pornosu rezaleti uzayıp gidiyor. Bir tanesini ortaya çıkartırsanız, arkasında ne olduğu anlaşılır ve insanların böyle kötü şeyler yapmak için cesareti kırılır.

Rahatladınız mı?

Rahatlamam ben öyle kolay kolay… Bir toplum dini ile barışık olmazsa, sorunlar yaşar, ahlaki sorunlar da yaşar. Ama dindar kesimin bizzat kendisi insanların acılarına aldırmazsa, bu topluma dinin insanları barışa ve adalete götüreceğine nasıl anlatacaklar, dinin temeli bu. İnsanlığın en büyük hayalinin bütün çocukların mutlu olduğu bir dünya olduğunu düşünüyorum. Bu hayale ulaşmak zor. Ama önemli olan o yolda yürümek. Hedefinin bu olması önemli. Yani ne istiyorsun diye sorduklarında bütün yeryüzündeki çocukların özgür, mutlu, zengin olduğu bir dünya istiyorum dersen, bu senin bütün yaptıklarını belirler. Böyle bir hayalin yoksa, birinin bunu anlatması zor. Bundan daha büyük bir hayalin olamayacağını düşünüyorum.

Yazılarınıza geçebilir miyiz?

Sor bakalım.

Yazdığınız yazılarla birçok gönül kazandığınızı biliyor musunuz?

Öyle mi, buna sevindim. Ben dindar bir adam değilim. Zaten nasıl Allah’la olan ilişkimi kaybettiğimi de yazmıştım. Benim çocuk aklımın gördüğü Allah’la büyüklerin anlattığı Allah arasında o kadar büyük bir fark oldu ki, neredeyse büyük bir dehşet duydum. Dindar değilim; ama bir Allah fikri ve kavramı var bende. Birçok insanda olduğu gibi. Benim Allah’ım yarattıklarını seven bir Allah. İlk amacı korkutmak ya da cezalandırmak değil. Onların, kendisine olan ibadeti veyahut sevgiyi korkutarak anlatan bir Allah olduğuna inanmıyorum. Bana dini cehennemden girerek anlatmaya başladıklarında bu benim kafamdaki Allah’la örtüşmedi. Ben çocukken çocuk gibi bir Allah düşünüyordum. Bana birdenbire şunu anlattılar: Seni cehenneme atacak. Onun içinde alevler var, sonsuza kadar yanacaksın… Bu bana çok haşin geldi. Son zamanlarda Müslümanlık hep haşin yanıyla ortaya çıkıyor. Bunun bir sevgi yanı da var.

Nasıl bir ilişkiniz var Allah’la…

Çok iyi bir ilişkimiz olduğunu düşünüyorum. İnsanlara kötülük yapmadığım sürece, birisi hakkında kötülük düşünmediğim sürece, hakkını koruyabilecekken hakkını korumaktan vazgeçmediğim sürece, kendi çıkarım için başka insanların haklarını çiğnemediğim sürece iyi bir ilişkimiz olacağını düşünüyorum. Bu ülke yüzde 95’i Müslüman bir ülke ise, gerçekten sağlam bir imanları olsaydı, bu kadar çok yolsuzluk, arsızlık, hırsızlık olmazdı. Ama var, demek ki, bir iman sorunu da var aslında. Cuma namazından çıkıp, dükkanına gidip birini kazıklıyorsan, Allah bunu kabul etmez. Eğer Allah varsa, O’nu kandıramazsın, önce bunu kabul etmek gerekiyor.

Gerçek bir dindar nasıl olmalı peki?

Bence hoşgörü ile başlıyor. Bir dindar, inanmayan bir insan görürse ona öfkelenmez, onun için üzülür. Gerçeği görmediği için bir üzüntü duyar. Benim dindarım, böyle bir dindar. Öfke duyan değil, inançsızlar karşısında üzüntü çeken biri. Kendine sevap sağlamak için ona anlatmaya çalışmaz. O acı çekmesin, üzülmesin, o da gerçeği görsün diye anlatır. Ve bunu onu korkutarak anlatmaz, sevgiyle, hoşgörüyle anlatır. Onu Allah’ın yerine cezalandırmaya kalkmaz. En emin yerde sadece kendinin durduğunu nereden biliyorsun? Senin kadar inançlı olmayanları küçümsüyorsan, onlara hor davranıyorsan, bunun dine çok sığmadığını düşünüyorum. Eğer insanlara dinin hoşgörülü yüzünü anlatırsak, insanların dinle ilişkisi çok daha rahatlar. Ama dindarlar genellikle dini korkutucu yönleriyle anlatmaya çalışıyorlar. Zannediyorlar ki, korku insanları dine çekecek, sevgi daha fazla çeker. Bir dindar, başkalarının da dindar olmasını istiyorsa, onun ilk görevi kendisinin iyi bir insan olmasıdır. O zaman başkalarını etkiler.

Peygamber Efendimiz şöyle diyor: “Bilmiyorlar Allahım, onları affet” Belki bu bahsettiğiniz insanlar da farkında değiller…

Bunu kabul etmiyorum. Allah yaratırken iyiyi ve kötüyü birbirinden tefrik edebilmen için sana sadece akıl vermemiş. Vicdan vermiş, akıldan daha önemli bir şey. İyi ve kötünün ne olduğunu duygularınla hissedebilirsin. Bir adam bir çocuğu dövüyorsa sen o çocuk için üzülürsün. Aklıyla değil, vicdanıyla karşı çıkar insan önce. Başkalarının acılarına duyarlı olmazsan dindar olamazsın. Ben bunun için vaaz vermek isterdim. İnançlı insanlara imrenirim. Çok huzurlular sadece neden cesur değiller diye şaşırırım. İnancın büyük bir cesaret ve güven vermesi gerekir çünkü. Dinin tarihinde bunun tekrarları vardır. Bunun az tekrarlanması beni şaşırtıyor. Allah’a inanan biri nasıl korkak olur, anlamış değilim. Ben dinsizim ama birilerinin dindar olmasını istiyorum.

Sizinki birazcık kolaycılık değil mi, başkalarının bu işi halletmesini istiyorsunuz?

Ee tamam, bedelini size ödetecek değilim ya. Yanacaksam kendim yanacağım. Bedelini başkasına ödetmek kötüdür. Allah’a “beni kandırdılar” demeyeceğim.

Bu sözleri söylediğiniz için Ahiret’te “Neden bana anlatmadınız, söylemediniz” diye sormaya hakkınız olmayacak, bunu biliyor muydunuz?

Bana söylediler. Anlattılar, yapmadım. Ben günahları işledim. Bedelini kendim ödeyeceğim. Hiç kimsenin benden şikâyetçi olacağını sanmıyorum. Bana kötülük yaptı, hakkımı yedi diyeceğini sanmıyorum. Günahkâr bir hayat sürdürüyorum. Kurallarının, hatta o biliyor, çoğunu çiğnedim. Buna rağmen beni seveceğine inanıyorum. Ölçülerinin bu kadar dar olmadığı kanaatindeyim.

Yazılarınızı okuyup ağlayan insanların olduğunu biliyor musunuz? İnsanları bu kadar etkileyen, o yazıları yazan bir insanın inançsız olduğuna inanmıyorum.

İnançla aramdaki samimiyeti seziyorlar büyük bir ihtimalle. Samimiyet etkileyicidir. Beni dindar olduğum için sevmelerini istemiyorum. Dürüst ve samimi olduğum için sevsinler.

İnsana önce Allah, sonra geçmişi hesap sorar. Bu yazdıklarınız bir sorgulama mı, hesaplaşma mı, itiraf mı?

Kimseyi kendi ahlakınla yargılama. Her şeyi onun ahlakı ile yargıla. Ben senin ahlak ölçülerini yargılayamam, sen de benim ahlak ölçülerimi yargılayamazsın. Toplumun ahlak ölçüleri ile barışık değilim; ama kendi ahlak ölçülerim var. Günahtan korkmam, kendi ahlak ölçülerim dışına çıkmaktan korkarım. Benim ahlakımın iki temeli var. Samimiyet ve dürüstlük. Eğer bunu çiğnersem kendimi insanlara karşı affetmem. Gene de Allah’ın beni seveceğini düşünüyorum. Ahlak ölçülerimi hiçbir zaman çiğnemiyorum. Başka türlü yaparsam kendimle olan ilişkim darmadağın olur.

İslam ahlakının temelinde de bu var.

Onun bir de işaretlerini görsek iyi olacak…

Neden inançsız olmayı tercih ettiniz?

Çok şaşıracaksın ama gördüğüm inançsızlar çok daha hoşgörülüydü. Dindarlarda gençlere karşı tahammül ve hoşgörü yoktu. Bundan hoşlanmadım. Birinin bana ne adına olursa olsun tahakküm etmesini istemem. Kimsenin benim karşıma Allah adıyla çıkmasını da istemem. Buna hakkı yok. Bana anlatabilir, bu başka bir şey. “İnanmazsan çok acı çekeceksin. Bunu yapma.” Bu, dostça bir anlatım. Ama ben inançsızım diye beni hor görmeye kalkarsa, bana yukardan bir şey dikte etmeye kalkarsa, buna tahammül etmem. Etmedim de zaten. Onun için gerçek dindarlarla aram çok iyidir. Ama gösteriş gibi kullanılmasından da hoşlanmam. Din bir gösteriş aracı değil. İnsanların bir ölçüsü var. Önemli bir ölçüsü ne biliyor musun: Samimiyet. Sen samimiysen, bu ülkenin sokaklarındaki insanlar seni fikirlerinden dolayı yargılamazlar. İnançlarından dolayı da yargılamazlar. Ben defalarca inançsız olduğumu yazdım, ama dindarlarla aramda hiçbir problem çıkmadı.

Allah’la konuşur musunuz?

Herkes gibi ara sıra konuşurum O’nunla. Allah’tan bazı şeyler isterim. Allah’tan genellikle istenir çünkü. İstenenler ibadetle veriliyor.

O iyi bir dinleyici. Sizi ancak O anlar ve O olmazsa acınıza katlanamazsınız…

Evet. Ama şuna çok inanıyorum: Kalbin temizse başın derde girmez. Her şey özde ve ben bunu ayırt edebildiğime inanıyorum. Karşımdaki adamın dindar olup olmamasına çok aldırmam. Dindarlığı çok fazla hissediliyorsa bundan da çok fazla hoşlanmam. Çünkü ben şuna inanırım. Hiçbir şeyin gerçeğini ilk bakışta fark etmezsin. O kadar içine sindirmiş, bünyesine sindirmiştir ki, ilk bakışta görünmez. Gerçeğini ben oradan ayırt ederim. Gerçek bir komünisti de, gerçek bir dindarı da bakar bakmaz fark etmezsin. Ama bazıları vardır. Bakar bakmaz bunun dindar ya da komünist olduğunu söylersin. Çünkü bunu işaret haline getirmiştir. O zaman çok fazla içine sindirememiş diye düşünüyorum.Görmekten hoşlandığım bir şey değil, hissetmekten hoşlandığım bir şey. Ses tonundan, konuşma biçiminden, hoşgörüsünden, yüzündeki ışıktan gerçek bir dindarı tanırsın. O ışığı gördüğüm adamlarla mutlaka konuşurum. Allah’la ve dinle ilgili her şeyi öğrenmeyi severim. Onlardan öğrenirim. Hepsini kaydederim.

Allah’ı tanımak ve sevmek adına Esma-ı Hüsnaları hiç okudunuz mu?

Bunları sadece okuyarak bulabileceğim kanaatinde değilim. Evet Kur-an’ı Kerim’e baktım. Baştan sona okumadım; ama arada bir ne yazıyor diye açıp bakıyorum.

Allah’ın 99 ismini okuyup anlamaya uğraştınız mı?

Çocukların korosundan dinliyorum onu. Bir de dini müziği çok severim. İlahileri çok severim.

Hangi albümleri dinliyorsunuz?

Neredeyse bütün ilahi albümlerini aldım. Ama aralarında iyi olan neredeyse çok azdı. Çocuk korosunun söylediği “Teşekkür Ederim Allah’ım.” albümünü aldım. Bunları dindar olduğum için almadım. Öyle güzel söylüyorlardı ki… İlahileri almak için inançlı olmak gerekmiyor. Sen eğer güzel söylersen benim seni dinlemem için dindar ya da dinsiz olmam gerekmiyor. İlahiyi dinleyip sevmem için nasıl ki dindar olmam gerekmiyorsa, bir dindarı ve fikirlerini sevmem için de dindar olmam gerekmiyor. Onun bana nasıl anlattığı ile ilgili. Müzik gibi anlatıyorsa, onun sesinden o tatlılığı hissediyorsam onu dinliyorum. Ondan bir şeyler öğreniyorum. Sonra bunları yazıyorum. Onların ağzından konuşmayı seviyorum. Benim şeyhim de güzel konuşur. Dindar insanların bir kısmı bana şunu söylerler: Sen aslında dindarsın; ama bunun farkında değilsin.

Peki itiraf etmediğinizi söylüyorlar mı ya da gizlediğinizi düşünüyorlar mı?

Ben yalan söylemem ya da büyük kalabalıklara hiç yalan söylemedim. İnansam inanıyorum derim. Kendime göre bir ilişkim var. Kalabalıklara yalan söylüyorsam bir çıkarım var demektir. Yazarlığı bunun için seviyorum. Kimseye bir şey vaad etmiyorum, kimseden bir şey talep etmiyorum.

Kalbiniz ferah mı?

Bu açıdan ferah. Yaşlanıyorum ama öyle çok korku duymuyorum. Eğer varsa hakikaten iyi geçineceğimizi, bana iyi davranacağını düşünüyorum. Günahlarımdan dolayı bana Ahiret’te kötü davranacak gibi bir düşüncem yok. Olmasını çok dilerim. O beni tanıyor, O’na güveniyorum.

Allah inşallah size lütuflarıyla muamele eder… Böyle dua etmek istedim size.

Sağ ol. Ben Allah’la olan ilişkimi baba-oğul ilişkisi olarak algılıyorum hep. Hiddetle, korkuyla alakası olan bir şey değil bu. İyi bir adam olmaya çalışıyorum ama O’ndan korktuğum için değil. Çünkü beni, hepimizi iyi adam olacak duygusuyla yaratıyor. Hiçbirimiz mükemmel değiliz, Allah bizi mükemmel yaratmadı. Neden Allah bizi mükemmel yaratmıyor? İstese yaratabilir. Bilerek bizi eksik yaratıyor. Bunu baştan kabul edersen ve mükemmele doğru yürürsen, Allah’ın eksik yarattığı halde mükemmele ulaşabilecek kulları olduğunu göstererek O’nun varlığını kanıtlamış olursun.

Bunu yapabilen tek kişi var…

Kim?

Peygamber Efendimiz. Bize tek örnek Müslüman o.

Bunu bir kişi yapmış olabilir; ama din bir şekilde bir hayalin olmasıdır. Mükemmel olma hayali. Olmazsın ama mükemmel olma hayali seni mükemmeliyete yaklaştırır. Bu da Allah’ın eksik yarattığı bir kulu Allah’ın ona verdiği akıl ve vicdanla doğru bir yolda yürümesidir ki, bu O’nun varlığını, gücünü ve kudretini mükemmeli yaratmış olmasından daha fazla gösterir. O istiyor ki, kullar mükemmeliyete ulaşmak için gösterdikleri çabayla nasıl ilerleyebildiklerini birbirlerine kanıtlasınlar.

Ahmet Altan, arkasındaki hatların kimden kaldığını anlatmıştı ama şimdi hatırlamıyorum.

BÜTÜN İBADETHANELER, İNSANA ÖNEMLİ OLMADIĞINI ANLATIR

Camileri sevdiğiniz anlaşılıyor; İstanbul’daki camileri gezer misiniz?

Ben camiyi severim ve arada sırada giderim. Namaz kılmam ama o havayı seviyorum. Kendine önemli biri olmadığını hatırlatıyor. “Hayattaki hiçbir şey o kadar önemli değil. Sen de önemli değilsin. Çok daha önemlileri var.” diyor. Bütün ibadethaneler aslında insana çok önemli olmadığını anlatırlar. Dünyanın merkezi değilsin. Bunu görmek iyidir. Onun için camileri severim. Çocukken de namazı severdim, teravihleri severdim. Teravihe de giderdik zaten. Evimizin karşısında cami vardı, yazılarda onu anlatmıştım. Bir de bizim bir yardımcımız vardı. Dindar bir kadındı. Bana abdest almasını öğretmişti. Annem de inançlıydı. Sahurları, iftarları çok severdim. Din çok hoş bir şey, çocuklarını eğlendiren bir şey. Çocukları eğlendiren bir yanı var. Bu tarafından bakılsa toplum huzur bulacak. Çok fazla ibadet etmeyi seven bir topum değil bu toplum. Ama Allah’a inanan bir toplum. İkide bir bu insanları ibadet etmediği için korkutursan bu toplum gizli bir huzursuzluk yaşar. Hem Allaha inanıyor, hem gereklerini yapamıyor, hem de cezalanmaktan korkuyor. Bu bir toplumun içinde derin bir yara gibi. Bu yarayı biraz hoşgörü ile, çocuklar için nasıl bir eğlence olduğunu göstererek anlatmak gerek. İlla hiddetten bahsetmek gerekmiyor ki dinden bahsederken. Çocukları korkutmak gerekmiyor, çocuklar korktukları için dindar olmasınlar, çocuklar Allah’ı sevdikleri için dindar olsunlar.

Zaten bu mümkün değil ki, bütün çocuklar kaçarlar…

Ben kaçtım, kendimden biliyorum. Hiç sevmedim, çok da kızdım, ihanete uğramış hissettim kendimi. Allah’a bunu söylemek istedim: Böyle miydi yani ilişkimiz! Ben seni sevdim, bunun karşısında bana bunu mu yapacaksın? Beni cehennemlerde mi, yakacaksın, bunu niye yapıyorsun? Hani birbirimizi seviyorduk? Korkutarak çekemezsin insanları. Korktuğun için dindar olmanın ne kıymeti var… Sevdiğin için dindar oluyorsan bunun bir kıymeti var. İnsanların bu rahatlığı vermek gerekiyor diye düşünüyorum. Bugün Müslümanlık deyince aklımıza haşin bir şey geliyor. Bütün dünyada da bu böyle. Bu beni üzüyor. Arkadaşımı camiye götürüyorum, korkuyor.“Allah’ın evine gidiyorum, orası güvenlidir.” diyemiyorsa, bu duyguyu ona veremiyorsak, bir şey yanlıştır. Dindarları eleştirmemin gerçek nedenlerinden biri de bu. Dindarlardan hoşlanmıyorum; ama dindarlığı seviyorum ve gerçekten onların iyi dindarlar olmasını istiyorum. Bir şey oluyorsak iyi olmalıyız.

Dua eder misiniz dindarlar için?

Hayır. Kızıyorum ve söylüyorum. Yeryüzünde birilerinin gerçek dindar olması bana güven veriyor. Ben dinsizsem birileri de dindar olsun.

Ateistsiniz değil mi?

Ateistim. İnançsızım. Ama dediğim gibi, benim Allah fikrim var.

Size de ihtiyacımız var.

Evet. Benim gibi adamlara da ihtiyaç var.

Çünkü Kuran’ı Kerim’de inkâr edenlerin olacağı haber veriliyor…

“Böyle olmayın” diye gösterilecek adamlara da ihtiyaç var, değil mi?

Gavura kızıp oruç bozmak değil mi sizinkisi…

Ben onlara kızdığım için inançsız değilim. Ben onlara sadece şunu söylüyorum: İnançlı olmak isterdim. Ben değilim, sen öylesin ama o zaman gereğini yap. Benim için çok zor artık. İnançlı bir adam olsaydım daha huzurlu bir adam olurdum. İnançlı birinin huzurlu olması gerektiğini düşünüyorum.

Huzursuz musunuz?

Tabi ki huzursuzum. Ben bir yazarım. Huzurlu yazar pek bulunmaz. Benim mesleğim huzursuz.

 Yazarlıktan mı kaynaklanıyor bu, inançsızlıktan mı?

İkisi de olabilir. Yazarlıktan kaynaklanan huzursuzluğu dindirecek başka bir güç yok elimde. İnançlı birisi huzurludur. Ben gerçekten inançlı insanlarla çok iyi anlaşırım. Böyle söylediğim zaman bile bunu sevgiyle karşılarlar. Kötü bir kızgınlık olmadığını biliyorlar. Bu ülkede dindarlara sırf dindar oldukları için kızılır, ben onlara dindar oldukları için kızmıyorum. Dindar olmadıkları için kızıyorum. Kendilerini dindar gibi gösterip başka davranmalarına kızıyorum. Ellerindeki gücü bütün insanları korumak için kullanmalarını istiyorum. Camilerin, bizim dinimizden olmayan insanların korkuyla gideceği yerler olmaması gerekir. Bir inançsız bile oraya gidip, beş dakika huzur bulmalı. Sevdiğim bir ev sahibi var, O’nu ziyarete gidiyorum… Günümüzde Müslümanlık çok şiddetle anılan bir şey oldu.

Gerçek bir Müslüman için tek örnek Hz. Muhammed’dir. Onun hayatına baktınız mı?

Baktım. Gerçek bir dindarın yanında dinle ilgili şaka yapabilirsin. Şaka yapamadığım zaman benim huzursuzluğum artar. Bu ülkede din ve Atatürk konusunda alınganlık var. Bu güven eksikliğini gösterir. Bunlar insanları iten şeyler. Benim şikâyetlerim bunlar. İyi dindarların olduğu bir dünyada yaşamak bana güven verir. Ben bir daha inançlı olmayacağım, dindar olmayacağım.

Diğer insanlara bakıp dini yargılamak yerine, ölçü olarak Hz. Peygamber’in yaptıklarını yapmayı denediniz mi? O, sizin şikâyet ettiğiniz bu şeylerin hiçbirini yapmadı. Dini sevgiyle anlattı, İslam’ın bu kadar kısa sürede yayılmasının nedeni bu. Gerçek bir Müslüman ondan başka kimseyi örnek almaz.

Bütün dinler sevgiyle ve haksızlıkları önlemek için doğmuştur. Dinlerin bozulmaya başladığı yer, onların iktidara geldiği yerdir. Müslümanlık, Hıristiyanlık, Yahudilik üçü de hakları yenenleri korumak için, sevgiyle başlamıştır. Üçü de iktidara geldiğinde haşinleşmiştir. İktidar din fikrine aykırı bir şeydir. Dini bozuyor bence. Kendi yerini şaşırıyorsun. Kul olduğunu unutuyorsun. Tevazuyu kaybediyorsun: Din tartışılabilecek bir şey değil. Siyasete sokarsan dini tartışmaya açarsın.

Hz. Muhammed bunu yapmadı. İslam’ı en saf ve en doğru şekilde yaşadı…

Yapmadı çünkü peygamber. Hepimiz peygamber değiliz. İslam’ın içinde başka akımlar da var, peygamberle ilgili. Bunları tartışmak benim haddim değil. Benim için önemli olan insanın tek ölçüsünün Allah sevgisi olması ve gördüğü bütün kulların Allah tarafından yaratıldığını bilmesi. İnancıyla böbürlenmemesi, hiddete kapılmaması. Herkes Allah’ın kulu. Allaha’ inanan birisi için bütün dünyayı bir aile gibi görmekten başka bir çare yok. Büyük bir ailenin içinde sapmışlar olur, yolunu değiştirmişler olur, ama birbirini öldürmek olmaz.

‘BAYRAMLAR ŞÜKÜR GÜNLERİDİR’

Bayram sabahları nasıl yaşanırdı sizin evde?

Biz hâlâ bayram ziyareti yaparız. İnanmıyoruz ama yaparız. Her bayram babama gideriz. Halama da giderim. Bu dindarlıktan ziyade saygı göstermektir. Bayram şükür günleridir. Sevinme günleridir. Çünkü sahip olduklarına şükrediyorsun. Niye bayramları barış günü yapıyoruz. Aslında birbirimizin zaaflarını hoş gördüğümüz gün. Bunun için çok önemli bayram. Zaaflarımız başkaları tarafından hoş görüldüğü için bayramlar sevinç günleri oluyor. Niye bayrama benzemiyor diğer günler. Niye bu kadar kızıyoruz başkalarının zaaflarına. Böyle bir sevinç yaşanabildiğini biliyorsak, neden bunu çoğaltmak için uğraşmıyoruz?

Mezarlık ziyareti yapar mısınız?

Bayramlarda değil, ama annemin mezarını ziyarete giderim. Annemin ölümü benim Allah fikrimi çok etkilemiştir. Bir çocuğun annesinin öldüğünü kabul etmesi neredeyse imkânsızdır. Onun bir şekilde beni gördüğüne inanmaktan hoşlanıyorum. Bu da ancak Allah’la mümkün olabilen bir şey. Onun bana baktığını düşünmek, beni daha iyi bir adam yapıyor. Büyük kayıplarda büyük yerlere sığınmak zorundasın. Bir Allah fikrine ihtiyaç var. Yoksa tamamen kayboluyorlar. Bu da insanı sahipsiz bırakır. Anne-baba kaybı insanda belki kabuk bağlayan; ama hiç geçmeyen bir yara bırakır. O yaradan kurtulamaz hiç kimse.

Ölüm, insanı Allah’a yaklaştıran bir şeydir. Sizin hissettiğiniz bu mu?

Dindarlık anlamında değil. Ama annenim beni gördüğünü düşünmekten hoşlanıyorum. Onunla bazen konuşup şakalaşıyorum. Bunu ancak Allah sağlayabilir. Başka bir güç yok. Öyle bir gücün varlığını düşünürsem ancak annemin beni gördüğüne inanırım. Başka türlü nasıl olacak. Fikir olarak biliyorum ki, bu mümkün değil. Fikrimle duygumun çeliştiği yerler var. Bu onlardan biri. Fikrim diyor ki, hayır annem yok artık. Duygum, onun var olmasını istiyor ve var gibi kabul ediyor. Burada bir çelişki yok mu, evet, bu konuştuğumuz konularda çelişki var. Çok çelişkili duygularım var. İnanmıyorum ama seninle saatlerden beri Allah hakkında konuşuyorum. Çok inançsız bir adamın konuşmaması gerekir. Bunu seviyorum. Hikâyeler öğrenmek, duaların nereden çıktığını dinlemek… bunları severim. Allah ve din konusunda saatlerce konuşabilirim. Dediğim gibi vaaz vermek isterdim.

Çevrenizde böyle insanlar olduğunu tahmin etmiyorum. Canınız böyle konular konuşmak istediğinde ne yapıyorsunuz.
O zaman böyle insanları yazıyorum. Şeyhi onun için yazdım. Tekrar yazıyorum.

Kendi yaşadığınız bu deneyimleri, kızınızın yaşamaması için bir şeyler yapmak istediniz mi?

Çok fazla bir şey yapmadım. Çocuklarımı özgür bıraktım. Onlar benim ne düşündüğümü biliyorlar. Onlarla bu konuyu çok fazla konuşmuyoruz.

Dindar yetiştirmek ister miydiniz?

İstemezdim. Bunu söylersem sahtekârlık olur. Çocuklarıma hep şunu öğretmek istedim. Yaptığın hatanın bedelini kendin öde. Her şeyin bir bedeli var. Bir hata yapıyorsun bunun bedelini ödeyecek olan, hesabını verecek olan sensin, başkası değil. Kimsenin üzerine yıkmamalısın. Kimsenin kabahati değil. İnanıyorlarsa onları inançsız yapmak istemem. Bunu çok fazla konuşmuyoruz. Onların tam ne hissettiklerini, neye inandıklarını bilmiyorum. Biraz bana benzediklerini düşünüyorum.

AHMET ALTAN’IN ÜÇ YAZISI

1- Ey Kavmim! (6 Haziran 1996 / Yeniyüzyıl)

Ey kavmim…
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine.
Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacak mahvın.
Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın.
Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıdını…
Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın
çalınanlarına.
Tanrıya yakarır ama firavunlara taparsın.
Musa Kızıldeniz’i açsa önünde, sen o denizden geçmezsin.
Ey kavmim…
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın.
Hazreti İbrahim olsan, sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın.
Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler, sen başka şeylere ağlarsın.
Gündüzleri Maria Magdalena’yi orospu diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çabalarsın.
Zebur’u, Tevrat’ı, İncil’i, Kur’ân’ı bilirsin.
Hazreti Davud için üzülür ama Golyat’ı tutarsın.
Ey kavmim…
Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın. Ama sen
kendi acına da yabancısın.
Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin.
Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın.
Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin.
Ve nefret edersin dilencilerden.
Utancı bilir ama utanmazsın.
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.
Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen.
Ey kavmim…
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın.
Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın.
Örümcek olsan Hazreti Muhammed’in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin.
Her koyun gibi kendi bacağından asılır, her koyun gibi tek başına melersin.
Hazreti Hüseyin’in kellesini vurmaz ama vuranı alkışlarsın.
Muaviye’ye kızar ama ayaklanmazsın.
Hazreti Ömer’i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.
Ey kavmim…
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Ölülerine dönüp de bakmazsın. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın.
Ama arkana baktığın için taş kesileceksin.
Ve sen kendine bile ağlamayacaksın.
Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin.
Musa önünde Kızıldeniz’i açsa o denizden geçemezsin.
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.
Ey kavmim…
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.

——————————————————————————–

2- Cami Işıklarına Bakan Çocuk (22 Ekim 2005/ Hürriyet)

Sonra büyüdüm.

İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim…

O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.
Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.
Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.
Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.
Çocukluktan gençliğe geçmeye çalıştığım dönemlerde yazarlık hayalleriyle dolu olduğumu gören babam, ‘Yanağını cama yapıştırıp, evin çaprazındaki caminin şerefesinde iftar zamanını haber veren ışıkların yanmasını, ışıklar yanar yanmaz bunu bağırarak haber verdiğinde büyüklerin aferinini almak için heyecanla bekleyen bir çocuğu anlatabilir misin’ demişti.
Yaklaşık kırk yıldan beri o çocuk aklımdadır.
Hálá o sahneyi ve o çocuğu en iyi biçimde nasıl anlatacağımı bulamadım.
Ama bu görüntü benim yazarlık temrinlerimden biri oldu.
Babamın kendi çocukluğunun anılarının arasından çıkartıp bana yazı ödevi olarak verdiği sahneye kendi çocukluğumun anıları da eklendi.
Evimizin hemen karşısındaki küçük cami.
Ramazan geceleri mahallenin çocuklarıyla birlikte gittiğimiz teravih namazları, camideki büyüklerin bize başka zamanlarda pek de göstermedikleri bir şefkati göstermeleri, hálá çocuk aklımla ezberlediğim biçimde söylediğim ‘allah umme salli ala’nın muhteşem melodisiyle dalgalar gibi kabaran o tuhaf coşku, namaz çıkışında hissettiğimiz o ağırbaşlı memnuniyet…
Sahur vakti sıcak yataktan gözlerim yarı kapalı kalkıp sobası yakılmış salonda hazırlanmış sofraya oturuşum, galiba sadece ramazanlarda yapılan o yumurtaya bulanmış ekmek kızartmaları, demli çay, beni sevgiyle ve gururla bağrına bastığını düşündüğüm büyük bir kalabalığın parçası olmanın güveni ve sonsuz bir huzur.
Allah’ı çok sevmiştim.
Ondan benim anlamadığım kelimelerle söz ediyorlardı ama o benim için, beni sevmesini istediğim temiz yüzlü yaşlı bir dedeydi, oruç tuttuğum zamanlarda bana gülümsediğini düşünürdüm.
Doğrusu ya ondan pek korkmazdım.
Ama beni sevmesini isterdim.
İlk kez okulda din hocası cehennemi uzun uzadıya bütün korkunçluğuyla anlattığında dehşete düşmüştüm, benim teravih namazlarında, iftarlarda, sahurlarda hissettiklerimle hocanın anlattıkları hiç birbirine benzemiyordu.

O, beni çok korkutan, bana çok uzak, çok mesafeli, çok gazaplı, benim çocuk aklımın kavrayamayacağı çok ürkütücü bir güçten bahsediyordu.

Biz dede-torun değildik.

Beni sevmiyordu.

Kötü bir şey yaparsam beni ateşlerin içine atacak, beni yakacak, bana acılar çektirecekti.

Ben ona hiç böyle şeyler yapmazdım ki, ben onun için hiç böyle cezalar düşünmezdim ki, ben onu seviyordum, o niye beni ateşlerin içine atmak istiyordu.

Çok korktuğumu, çok üzüldüğümü hatırlıyorum.

Bir daha uzun yıllar camiye gitmedim.

Din hocası benim çocukluk dünyamın en huzurlu hayalini, o soğuk yatakhanelerde uyumadan önce dua edip kendisine gülümsediğim, herkes bana yaramazlık yaptım diye kızdığında kendisine sığındığım ‘yakınımı’ benden koparmıştı.

Sonra büyüdüm.

İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.

O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.

Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.

Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.

Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.

Hayatın zıpkınlı acılarından beni koruyacak bir güç yoktu artık, her acı doğrudan tenime yapışıyor, o acıları taşımakta ilahi bir güç bana yardımcı olmuyordu.

Yirmili yaşlarımda Ankara’da bir işçi kooperatifinde karımla birlikte epeyce sıkıntılar çekerek yaşarken komşularımız olan bir ‘inançlı insanlar’ grubuyla karşılaşmıştık.

Gerçekten çok hoş insanlardı, yumuşaktılar, hoşgörülüydüler, benim gençlik saygısızlıklarımı kibar bir sabırla karşılıyorlardı.

Aralarından bir tanesi eski bir kabadayıydı, iriyarı, güçlü kuvvetli bir adamdı, epey kavgaya karışmış, günahın her türlüsüne batıp çıkmıştı, sonra ‘inancı’ bulmuştu.

Beni sessizce dinler, ben sözümü bitirince ‘Ahmet, kardeşim’ diye başlardı lafa, beni ‘doğru yola’ getirmek için uğraşırdı.

Dini korkuyla değil sevgiyle anlatırdı.

Zor günlerdi, babam hapisteydi, kız kardeşim hastaydı, karım hamileydi, beş kuruş para yoktu, bir yayınevinin zemin katında düzeltmen olarak çalışıyor, kazandığım paranın çoğunu kiraya veriyordum.

O sırada hayatımdaki en iyi şey o dindar insanlardı.

Dindarları sevdim.

İnançlarını paylaşmadım ama onlara ve inançlarına imrendim.

Bana çocukluğumu, teravih namazlarını, sahurları, iftar sofralarını, huzuru hatırlatıyorlardı.

Öfkeli değillerdi, çıkarcı değillerdi, haramdan ölesiye korkuyorlardı, muhtaçlara yardım ediyorlardı, inançlarıyla böbürlenmiyorlar, dini bir gösterişe döndürmüyorlardı.

Onlara saygı göstermeyi öğrendim.

Kendi inançsızlığımla onları kırmamaya özen gösterdim.

Zor günlerde bir ‘inançsıza’ bağışladıkları dostluğu hiç unutmadım.

Din hakkında düşünmeye başladım, ‘din bir afyondur’ ezberinden ‘din nedir’ sorusuna geçtim, insanların ve toplumların hayatında dinin yerini merak ettim.

Gerçek bir dindarla, bir müminle, dini gösterişli bir rozet gibi yakasına takanlar arasındaki farkı gördüm.

İçinde bir vahşetle, bencillikle hatta kötülükle doğan ve ölüm gibi karanlık bir yok oluşla varlıkları sona eren insanların gelişiminde, yaşama gücü buluşunda, ahlakı yaratışında, vahşetini sınırlayışında dinin çok önemli kültürel bir değer olduğunu fark ettim.

Dindar olmadım, inançlı olmadım.

Hálá da değilim.

Hiçbir zaman da olmayacağım herhalde.

Ama din fikrini, gerçek dindarları seviyorum.

Tanrı’yla ilişkim ise anlatılması çok zor çelişkilerle dolu.

Varlığına inanmıyorum ama o varmış gibi hissetmekten hoşlanıyorum, annemin mezarına gittiğimde dua etmiyorum ama annemi ‘ona’ emanet ediyorum.

Artık ne ölümden ne de ölümden sonrasından korkuyorum ama öldükten sonra sevecen bir ışıkla karşılaşıp yaramazlık yapmış küçük bir çocuk gibi ona sığınıp gülümseyeceğimi aklımdan geçiriyorum.

Din hocası cehennemi anlatana kadar süren kuvvetli bir inanca dayalı ‘ilişkim’ şimdi bir başka biçimde sürüyor, onun adına yeryüzünde cehennemi yaratanları, onun adıyla gösteriş yapanları, onun adına benim gibi ‘inançsızlara’ öfkelenenleri, onun adını sadece insanları korkutmak için kullananları ‘onunla’ arama sokmuyorum.

Tanrı’dan bir beklentim yok.

Ona duyduğum sevginin, eğer o varsa,

Ona duyduğum sevginin, eğer o varsa, bir beklentiden ya da bir korkudan kaynaklanmadığını o biliyor.

Günahkar olduğumu da, babasının sevgisine sığınan biraz şımarık bir evlat gibi bu günahları işlemeye devam edeceğimi de.

Din adına dehşet salanlar ne derlerse desinler, başkaları için kötülük düşünmeyenleri onun affedeceğine inancım tam, benim tanrım her şeyden önce ‘başkaları için kötülük düşündün mü’ diye soracak bir tanrı.

Başkaları için kötülük düşünmezsem, onun varlığına inanmasam bile beni affedeceğini sanıyorum.

Affetmezse de gücenmeyeceğim.

Çocukluğumda tuttuğum oruçların, oturduğum iftar sofralarının huzurunu hiç unutmadım.

Bugün, bir tek kez öyle bir huzurla iftar yapabilmek isterdim.

O huzuru hissedenler, dilerim, o huzuru gereksiz öfkelerle bozmazlar.

Ben bir daha o huzuru bulamayacağım.

Ama, ‘yanağını dışarının soğuğunu hissederek cama dayayıp, evin çaprazındaki caminin ışıklarının yanmasını bekleyen’ çocuğu anlatmayı hep deneyeceğim.

Sanırım bunu hiçbir zaman tam da beceremeyeceğim.

——————————————————————————–

3- Benim güzel Allahım (22 Ekim 2006 / Hürriyet)

Ey siz inananlar.

Tanrınızın yarattıklarına düşmanlık mı besleyeceksiniz?

Öldürecek misiniz onları?

Yoksul mu bırakacaksınız?

Acılarına sırtınızı mı döneceksiniz?

Sadece kendi kavminiz için mi şefaat dileneceksiniz?

Kendinizi ayıracak mısınız Rabbinizin yarattığı diğer kullardan?

Dininizle, ırkınızla böbürlenecek misiniz?

Ey siz, huzursuz ruhlar… Ey siz, binlerce yıldır kendi ihtirasının dikenleriyle kanayanlar… Ey siz, fıtrattan eksikli yaratılmış olanlar…

Dinleyin.

Fırtına kuşları gibi içinde uçtuğunuz sert rüzgarlarla yorgunsunuz, günahlarınızla, hiç bitmeyen hırslarınızla yorgunsunuz, kavgalarla, düşmanlıklarla, kızgınlıklarla yorgunsunuz, avucunuzda sıktığınız bir ustura gibi sizi yaralayan bencilliklerinizle yorgunsunuz.

Rüzgarın dinmesini özlediniz.

Sessizliği ve sükûneti özlediniz.

Düşmanlarınızla ve kendinizle barışmayı özlediniz.

Daha doğduğunuz gün bir hapishane gibi kapıları üstünüze kapanan hayatın dağdağasından kurtulmayı özlediniz.

Bir lahzalık bir huzur için yakarıyorsunuz.

İçinizdeki öfkeli çığlıklar sussun, dışınızdaki insafsız dövüş naraları kesilsin istiyorsunuz.

Kasırgalardan çıkıp sakin bir vahaya konmak istiyorsunuz.

Rüzgar uğultusundan başka sesler de duymak, gözlerinize dolan o karmaşık karaltılardan başka şeyler de görmek, sükûnetin tadını çıkarmak, soluklanıp gücünüzü yeniden toplamak istiyorsunuz.

Ve, tanrı isteklerinize cevap verdi.

Ve, bayramlar bağışladı size, kendinizden ve kavgalarınızdan kurtulun diye.

Ve dedi ki, ”bugün durun, bugün barışın, bugün düşmanlıklarınızı, hırslarınızı unutun, bugün kendi eksiğinizi başkalarının eksikliklerini severek tamamlayın.”

Ve, ben, Rabbimin eksikli kulları o günlerde mükemmeliyete erişip düşmanlarını sevdikleri, ruhlarını hırpalayan kasırgalardan kurtuldukları için bayramlara iman ettim.

Ve dedim ki, ”hiddetine değil imanım ama şefkatine iman ediyorum.”

O, benim güzel Allahım.

O, eksik yarattığı kullarını eksiklikleriyle sevecek kudrete sahip olan.

O, kasırgaları ve vahaları yaratan.

O, imanını kaybetmiş bir adamın çocukluğunda kıldığı teravih namazlarında söylenen ”salavat-ı şerif”e sesini veren.

Bayramlar, benim inançsızlığımın durduğu, dinlendiği, huzurlu vahalar.

Bayramlar, benim kaybettiğim tanrımı bulduğum büyük ve huzurlu mabetler.

Ey siz, binlerce yıldır kendi ihtiraslarıyla kanayanlar, sizlersiniz bana bayramlarda tanrımı bulduran.

Düşmanınıza gösterdiğiniz merhamet, yoksula gösterdiğiniz şefkat, muhtaca gösterdiğiniz rikkat bana tanrının varlığını gösteren.

Ruhunuzu saran huzur, sizdeki huzurla o müthiş kasırganın ani duruşu, hepimizi kucaklayan hoşgörülü sevecenlik, o temizlik kokusu beni inanmadığıma inandıran.

Bayramlar, benim tanrımın sizin mükemmeliyetinizde ortaya çıktığı muhteşem duraklar.

Ve dedi ki benim Allahım, ”kendiniz için değil düşmanınız için dua edin.”

Ve dedi ki, ”kendiniz için değil düşmanınız için şefaat isteyin.”

Ve dedi ki, ”sizi birbirinize emanet ettim, emanetinize hıyanet etmeyin.”

Ve dedi ki, ”düşmanlarınızı da benim yarattığımı unutmayın.”

Ve dedi ki, ”bu menzilde öyle yüce bir merhamet gösterin ki bana inanmayanlar sizin merhametinizin ışığında görsünler beni.”

Bayramlar, dünyadaki imtihanları en zorlu geçenlerin, yoksulların, kimsesizlerin, evsizlerin, çocuğuna portakal alamayan işsizlerin, dağda ölümü bekleyenlerin, nöbet yerinde hasret çekenlerin, hastaların, gurbete çıkanların, hapistekilerin, kaderin kendilerine daha iyi davrandığı insanlar tarafından tevazuyla, ağırbaşlılıkla, şefkatle kucaklandığı duraklar.

Kendimizden yıkandığımız, kendi öfkelerimizden arındığımız, menfaatlerimize sırtımızı döndüğümüz kutsal yunaklar.

Bir ihtiyarın elini öpen genç, bir çocuğun başını okşayan adam, bir yoksulu sevindiren zengin, bu huzurlu vahanın çiçeklerini dikenler.

O davranışların her birinde ben kendi tanrımın tebessümünü görürüm.

Kullarının merhametinden sevinir benim tanrım.

Hayatın kasırgasını bunun için durdurur.

En huzursuzumuz bile böyle günlerde huzur bulur.

Bir başkasına merhametle, şefkatle, tevazuuyla uzanan her elde tanrının eli vardır ve o el değdiği her yere huzur ve güç verir.

O huzuru herkesle birlikte duyarım.

Ruhum sakinleşir.

Her gülümseyen yüzle birlikte hafiflediğimi, zincirlerimin çözüldüğünü, ihtirasların ve öfkelerin hapishanesinden azat edildiğimi hissederim.

Ve, iman ederim kendi tanrıma.

Ve, her gülümseyen yüze, her sevecen sese minnet duyarım.

Onlardır benim tanrımın dünyadaki yansıması.

Onlardır beni inandıran.

Ben her bayram iman ederim.

Ey siz, huzursuz ruhlar…

Ey siz, binlerce yıldır kendi ihtirasının dikenleriyle kanayanlar…

Ey siz, fıtrattan eksikli yaratılmış olanlar…

Dinleyin.

Sizsiniz beni Allah’a yaklaştıran.

Kendi eksikliğinizi başkalarının eksikliğini severek tamamladığınızı görmek inandırır beni tanrının varlığına.

Ve derim ki, ”hiddetinden korkmuyorum ey Rabbim, şefkatin titretiyor dizlerimi.”

Ve derim ki, ”bana varlığını kullarının merhametinde göster.”

Ve derim ki, ”sen olmasaydın da onlar böyle kötü olabilirlerdi ama sensiz iyi olamazlardı, onların iyiliklerini göster bana.”

Ve derim ki, ”senin adına kötülük edenler varken nasıl inanacağım sana.”

Ve derim ki, ”senin cennetini istemiyorum ey tanrım, bütün istediğim seni tebessüm ettirecek bir iyilik yapma gücü, onu ver bana.”

Ve, bayramlarda benim tanrım bana kullarının iyi yanlarını gösterir.

Birbirine sarılan her düşmanla ben imana doğru bir adım atarım.

Huzur bulan her ruhla biraz daha inanırım.

Sizi, bir mükemmeliyete doğru yürüyün, ruhunuzun eksikliğini kendiniz tamamlayın ve böylece O’nun kendi başına mükemmeliyete ulaşabilecek canlılar yaratabildiğini gösterin diye eksik yaratan tanrı, bu ıstıraplı yürüyüşte durup dinlenebileceğiniz menziller yaptı size.

O menzillerde durun.

Durun ve eksik yanlarınızın tamamlanmasını bekleyin.

Sahip olduklarınız, sizin eksikleriniz.

Öfkeleriniz, düşmanlıklarınız, hırslarınız, kıskançlıklarınız, hasetleriniz, böbürlenmeleriniz.

Onlardan kurtuldukça tamamlanacaksınız.

Ve, bayramlar tamamlanma vakitleri.

Ey siz inananlar…

Tanrınızın yarattıklarına düşmanlık mı besleyeceksiniz?

Öldürecek misiniz onları?

Yoksul mu bırakacaksınız?

Acılarına sırtınızı mı döneceksiniz?

Sadece kendi kavminiz için mi şefaat dileneceksiniz?

Kendinizi ayıracak mısınız Rabbinizin yarattığı diğer kullardan?

Dininizle, ırkınızla böbürlenecek misiniz?

Onun yarattığı kulları sevmeden tanrınızı nasıl seveceksiniz?

O benim güzel Allahım.

Görür içinizdeki kötülükleri.

Düşmanlıklarınızı görür.

Bir kulunun bir kuluna ettiği kötülük üzmez mi onu?

Ey siz inananlar…

Siz korkmaz mısınız onu üzmekten?

Onun üzülmesinden üzülmez misiniz?

Bayramlar, sadece birbirinizi değil, tanrınızı da sevindirme vakitleri.

Onu sevindirdiğinizde, onun da tebessüm ettiğini imanla görürüm.

Ve der ki, ”hepinizi eksikli yarattım, birbirinizin eksiğini hor görmeyin.”

Ve der ki, ”hepiniz benimsiniz, benim olana kötülük etmeyin.”

Ve der ki, ”her bir kulum eksiğini, bir başka kulumun eksiğini hoş görerek tamamlar.”

Ve der ki, ”düşmanlarınız da benim kullarım, onlar için dua edin.”

Ve der ki, ”merhametim hiddetimden fazladır, sizin de merhametiniz hiddetinizden fazla olsun.”

Ve, bayramlar eksikli kulların merhametle huzur bulduğu zamanlardır.

O huzurda görürüm ben onu.

Benim güzel Allahım.

Öyle kullar yaratır ki, inançsızları merhametleriyle inandırırlar.

Ben her bayram inanırım.

Onun yarattığı kulların şefkati beni yaklaştırır ona.

Ve derim ki, ”hiddetinden korkmuyorum ey tanrım, şefkatin titretiyor dizlerimi.”

Ve derim ki, ”sana her bayram inanıyorsam ey tanrım, bu, her bayram senin kullarının şefkatine inandığımdandır.

 

medyabold
Devamını Oku »

Energizer 12 euroluk telefonunu tanıttı: Çift SIM kart, hafıza kartı girişi, ön ve arka kamera…

Genellikle yüksek batarya kapasitesine sahip telefonlarla tanınan Energizer, 12 euroya satılacak çok daha basit ve minimal bir telefonu piyasaya sürdü.

BOLD – İsmini fiyat etiketinden aldığı düşünülen Energizer E12, çift SIM kart girişine ve bazı minimal özelliklere sahip.

Küçük ve basit olan telefon 91 gram ağırlığında ve 50 mm genişliğinde. Arama yapmaktan başka pek de fazla özellik sunmayan telefonun fiyat etiketi de bunu söylüyor. E12, 12 euroluk satış fiyatıyla piyasaya çıktı.

1.000 mAh’lik bir bataryaya sahip olan telefon, bir haftalık bekleme süresinin yanı sıra 8 saatlik müzik dinleme kapasitesiyle geliyor. Ekranın hemen altında da müziğin kontrol edilebileceği düğmeler bulunuyor.

Energizer E12’de hem ön hem de arka kamera bulunuyor. Kameraların ikisi de VGA.

2G bağlantıyı destekleyen telefon, yalnızca arama yapmak isteyen kişilerin ihtiyaçlarına göre tasarlanmış. Türkiye’deki vergisiz fiyatı yaklaşık 80 TL olan telefonun nasıl bir başarı yakalayacağı ya da herhangi bir başarı yakalayayıp yakalamayacağı merak ediliyor.

medyabold
Devamını Oku »