6 Mayıs 2019 Pazartesi

Celil Oker yaşamını yitirdi

Türk polisiyesinin öncü ve usta ismi Celil Oker hayata veda etti.

1952 doğumlu yazar, 1999’da yayımlanan ilk romanı Çıplak Ceset‘le dikkatleri üzerine çekmiş, aynı yıl kaleme aldığı Kramponlu Ceset romanıyla da polisiyede ustalığını kanıtlamıştı.

Oker, beş romanında daha yer verdiği “Dedektif Remzi Ünal”ı Türk edebiyatına hediye etmişti.

Remzi Ünal polisiyelerinden biri olan Sen Ölürsün Ben Yaşarım yayımlandığında, Celil Oker Kitap Zamanı’na konuşmuştu. Romanda Remzi Ünal, oğulları büyük bir inşaat firmasının şantiyesinde iş kazası geçiren yaşlı bir çifte yardım ediyor, olayı araştıran dedektif bu kez bir değil iki cinayetin ve bir kentsel dönüşüm hikâyesinin ortasında buluyordu kendini. 2015 tarihli o söyleşide Yavuz Ulutürk, Celil Oker’le yeni polisiye romanı, İstanbul’un her geçen gün biraz daha betonlaşan görüntüsü ve Remzi Ünal üzerine söyleşmişti. O söyleşiyi yayımlıyoruz.

 

CELİL OKER: ‘BENİ YANILTMAYACAK TEK ÖLÇÜ KENDİ DEĞER YARGILARIM’

Neredeyse her romanınızda polisiye kurguya dâhil bir ‘mesele’niz var. Üniversitede uyuşturucu madde kullanımından politikanın kirli oyunlarına kadar… Sen Ölürsün Ben Yaşarım’da bir kentsel dönüşüm hikâyesinin içinde buluyor okur kendini. Her romanınızda böyle bir tercihin sebebi nedir?

Polisiyelerde –tercihan– insanlar ölmek zorunda. Durduk yere ölemezler. Bir bağlam içinde ölmeleri gerekir. Kitaplarımın her birinde o bağlamı sizin “mesele” dediğiniz çerçeve oluşturuyor. Bu arada, çaktırmadan, o bağlamla ilgili bir şeyler resmetme şansınız doğuyor. Yoksa kitaplarımda meseleleri çözümlemek, tespitler yapmak, önerilerde bulunmak gibi hedefler yok. Bir popüler kültür ürününde ne kadar değinebilirseniz, o kadar değiniyorum. Sen Ölürsün Ben Yaşarım’da bu belki biraz fazla kaçmış olabilir. Yapacak bir şey yok, bir beton çılgınlığı içinde yaşıyoruz.

Roman her geçen gün bir yenisinin temeli atılan “gök tırmalayan”lardan birinin on altıncı katında başlıyor. Remzi Ünal’ın deyişiyle “şehir öldüren” bu plazalara edebiyat üzerinden bir eleştiri diyebilir miyiz kitabınız için?

Şimdi biri kalkıp o gök tırmalayanların panoramik fotoğraflarını çekse İstanbul’un siluetinde, çekiyorlar zaten, manzaraya hiçbir editöryal katkı koymasa bile, bence sapına kadar eleştirel olur. Caddelerde yürürken zaten üstünüze üstünüze geliyor o binalar. Egemen dünya görüşü betona, demire, camlara tutkun zaten. Yıllardır içinde yaşayarak boğulduğumuz ortamı bir polisiye romanda arka plan olarak kullanarak ilave bir eleştiri getirdim demeye utanırım doğrusu. Manzara bu. Hak ettiğimiz bir manzara değil ama. Konu inşaatta kaza geçiren bir genç adamla başlayınca, o manzarayı sergilemek kaçınılmazdı, sadece kaçınılmazı yaptım. Umarım becermişimdir.

Romanda Remzi Ünal sevdiği kadının hatırı için yaşlı bir çifte yardım ediyor. Bu sefer ortada iki ceset var. Remzi Ünal, yoksa anlatıcı mı demeliyim, yaşadığı sokakları kurtarmaya çalışarak kendine mi yardım ediyor aslında?

Remzi Ünal her nasılsa, her macerada olayı çözmek yanında, kendi paçasını da kurtarmak derdine düşer. Bu kez de çok farklı değil. Fark biraz kendi yaşadığı çevreyle, yardım etmeye çalıştığı insanların yaşadığı çevre arasında. Kitabın sonunda bununla ilgili bir tür hesaplaşmaya da tanık oluyoruz. Çok derin ve tepeden bir bakışla, söylediğinizin doğru olduğunu kabul edebiliriz. Yoksa tek bir insanın, hele hele Remzi Ünal gibi kendini ne savcı ne hâkim addeden birinin sokakları ve yaşam tarzını kurtarmasına asla inanmam. Günlük hayatımızda ne yaparsak yapalım, biraz da kendimizi savunuruz aslında. Herhalde Remzi Ünal’ın yaptığı da bundan çok ileri bir şey değil.

Her seferinde İstanbul’un başka bir yüzü ile çıkıyorsunuz okur karşısına. Bir önceki romanda Tarlabaşı’ndaydı Remzi Ünal, bu sefer Hisarüstü’nde görevde. Kahramanınızı İstanbul dışında da görebilecek miyiz?

Bu sorunun cevabı net, hayır. Polisiye yazmaya başlamadan önce yaptığım zihinsel hazırlıkta bunun kararını çok önceden vermiştim. Hatırlarsanız, ilk kitaptaki kısa bir Tarsus yolculuğunun dışında hiç İstanbul dışına çıkmadı Remzi Ünal. Önceki hayatı ticari pilot olarak geçmiş ve dolayısıyla dünyanın birçok kentine gitmiş gelmiş birinin, yeni mesleğinde İstanbul’a katılıp kalması hoş bir karşıtlık gibi geliyor bana. Bunu, belki küçük kaçamaklar dışında, sürdürmeye niyetliyim.

İlk romanınız Çıplak Ceset’i 1999’da kırklı yaşlarda yayımladınız. Sen Ölürsün Ben Yaşarım ile Remzi Ünal macerası dokuzuncu romana ulaştı. Fakat bu romanda öncekilere göre politik eleştiri daha fazla. Gezi de var, Cizre’de sokağa çıkma yasağı da, polisin tek uğraşı “paralel” de… Polisiye edebiyat güncel sorulara nasıl cevap verebilir?

Bilmem. Benim yaptığım, son birkaç yıldır yaşadığımız ve asabımızı bozan olgulara, ülkede neler olup bittiğini algılayan herkesin doğal olarak yapacağı küçük hatırlatmalarla değinmek. Bunları yok sayamayız hiçbirimiz. İlk romanlarda da arka planda deprem vardı. Hepimizin hayatını, psikolojisini, nasıl yaşıyoruz duygusunu etkileyen bir şeydi deprem de. Çok farkı yok. Polisiye edebiyatın güncel sorunlara bundan fazla cevap vermeye çalışmasının gereksiz olacağını, belki de mümkün olmayacağını düşünüyorum. Önce okurun polisiyeden beklediğini karşılamalıyım diye uğraşıyorum. Diğer katmanlar elbette kaçınılmaz ama öncelikli değil. Yine de bu bir denge meselesi. Umarım ölçüyü kaçırmamışımdır.

Yıllarca reklam yazarlığı yaptınız, kelimelerle tanışıklığınız romancılığınızdan daha eski… Polisiye yazmaya daha önce başlasaydım dediğiniz oluyor mu? Ya da daha sık yazsaydım diyor musunuz?

Tarihte her şeyin olması gerektiği gibi olduğuna inanırım. Polisiye yazmaya geç kaldım gibi bir hissim yok. Daha sık yazma ise, çalışma azmi ve tembellik arasındaki amansız mücadelede hangisinin, ne zaman kazandığına bağlı. Daha çalışkan olmayı isterdim. Toplama bakınca da pek de fena bir performans göstermediğimi sanıyorum. Belki de çok daha fazla Remzi Ünal hikâyesi, okurlara, yayınevime, evde nazımı çeken eşime de fazla gelebilirdi. Bilmiyorum. Şimdiden bir sonraki maceranın zihinsel hazırlıklarına başladım, onu söyleyebilirim. Bakalım.

Son romanınızı Kayseri’de babadan kalma bağ evinde yazdığınızı biliyoruz. Yazmak yalnızlığa kaçmayı mı gerektiriyor?

Yazı çalışmak için özel durumlar yaratma gereğine inanmam. Çalışırken müzik dinlerim yalnızca, gençliğimin müziklerini. Evde de bir çalışma odam var. Becerebilirsem evde de çalışmamın önünde hiçbir engel yok. Bağ evi ise derslerin, sınavların, öğrenci projelerinin olmadığı yaz aylarına denk geliyor. Hoca olmanın, üniversitemin hoşgörüsüne sığınarak uzunca bir süre okuldan uzaklaşabilmenin verdiği imkânın bu yaz ayları çalışmasında önemi büyük. Üstelik bağ yaşamında şehir yaşamının sosyal zorunlulukları minimumda. Kafama göre çalışıyorum, kafama göre uyuyorum.

Polisiye yazmaya karar vermeden önce kendinize bazı kurallar koyuyorsunuz. Yıllar içinde değişikliğe uğrayan kuralınız var mı?

Çok değişmedi doğrusu. En önemli kural olan kendi okumak istediğim kitapları yazmak ilkesi ise hiç değişmedi, değişmeyecek. Edebiyatta hedef kitle hesaplarının yanıltıcı olabileceğini düşünüyorum. Beni, zamanlar geçse de, yanıltmayacak tek ölçü kendi değer yargılarım. Çocukları bu meselelere bulaştırmama kararındaydım, hâlâ uyguluyorum. Cinayetlerde kan, gövde parçaları, müstehcenliğe varan şiddet durumlarına asla girmiyorum. Diğer konularda fark ettiğim, etmediğim değişiklikler vardır mutlaka. O kadar da olacak artık.

Kitaplarınızı bağ evinde de olsa iPad ile yazıyorsunuz. İyi bir Twitter kullanıcısısınız. Hatta tefrika öyküler bile yayımladınız @twittefrika adlı hesabınızda. Fakat cep telefonu kullanmıyorsunuz. Remzi Ünal neden direnemedi ve bir akıllı telefon almak zorunda kaldı?

Remzi Ünal’ında eskiden bir araç telefonu vardı, biliyorsunuz. Ancak servis sağlayıcı şirket bu hizmeti durdurdu. Aynen devam edemezdi. Şimdi de Remzi Ünal, bildiğiniz cep telefonuna araç telefonu muamelesi çekiyor. Yanında taşımıyor. Bu kararımın, şahsen benim cep telefonu kullanmamamla çok ilgisi yok. Dramatik ilkeler yüzünden cep telefonu yok Remzi Ünal’ın elinde. Olsa, doğaldır ki, kullanmak zorunda kalırdı. Dramatik anlatılarda cep telefonunun varlığının “anlatma, göster” ilkesini mecburen zedeleyeceğini düşünüyorum. Cep telefonu bir eylem aracı değil, bir rapor etme aracı. Rapor edilen şeylerle ilerleyen bir roman pek sıkıcı olurdu.

kronos

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder