Yasin ASLIYANIK
Melek Gelin
Özleyecekti…En çokta üniversitenin bu kocaman kampüsündeki gözün alabildiğine uzandığı koyu yeşil iğne yapraklı çam ağaçlarını. Bir kaç arkadaşıyla boyları uzamış çimenlere sık sık oturur, sırtını kalın kabuklu, pürüzlü ve çatlaklı bu ağaçların gövdesine yaslardı. Ardından bacaklarının yere mühmel uzanışı, bedeninde birikmiş tortu yorgunluğu akıtarak toprağa emdirirdi. Bu yaşlı çamların tertemiz havasını solurken, dallarını terkeden zemindeki sert pullu kozalaklar da gözüne çarpardı.
Uzak mesafeden izlendiği zaman bu iğneli ağaçlar hemen arkasındaki dağların bağırlarını yeşil renge boyar, bazende beyaz bulutlar yüzlerini gümüş renkle örter, başlarını eğerek yaşlı çamların yüksekteki dallarının arkasına saklanmaya çalışırlardı. Bu çamlar yıllardır aralarına aldıkları yolun zift karalığına ses çıkarmazlardı. Gölgelerinin oluşturduğu kuytular güneşin parlak ışıklarından kaçış noktalarıydı. Özleyecekti…
Ahmet okulu bitirerek diplomasını almıştı. Çiçeği burnunda bir fakülte mezunuydu. Mavi cüppesinin meneviş çizgili kollarını var olan bütün gücünü kullanarak havaya birden kaldırması, elindeki kare kepini boşluğa bırakması, çekingen durmadığı kampüsün doğa güzelliğine veda mesajıydı. Artık uzaklaştığı geçen zamanın yeni çağrılarını sezmişti.
Siyah, uzun saçlı, geniş ağızlı, yakın duran kaşlarının altında çukur gözlere sahip üçgen yüzlü yakışıklı bu genç; zengin, otoriter ve acımasız abus çehreli bir babanın en büyük çocuğuydu. Pek farklı olmayan annesi de gösteriş meraklısı, bencil, duyarsız ve tutucu bir kişilikti. Babası mezun olan oğlunu yanına alarak kendi işyerinin patronu yapmak istiyordu. Anneside farklı bir düşüncenin içinde değildi. Hatta izdivaç edebileceği bir kaç zengin ve alımlı kızı zihinlerinde belirlemişlerdi bile. Zaten öylesine her kız oğullarına pek yakışmazdı.
Ahmet ise kendi ayaklarının üzerinde durabileceği daha mütevazi bir hayattan yanaydı. Tatmin edilemeyecek duyguların peşinden koşmak yerine, başkalarının saadetiyle de ilgilenmek istiyordu. İç dünyasında ki aynanın sırlarının dökülmesine pek razı değildi. Umut bezenmiş güzellikleri ailesinin ihtiraslı yaşamında bulabileceğine inanmıyordu. Yüreğinde köpüren aşkı toprak altına koyarak, baş ucuna dikilen beyaz mermere ağlamak yerine karanlık gördüğü diyarlara
alevli meşaleler yakmalıydı. Şatafat yüklü aldatıcı dünyayı ruhunun mahzenlerinde saklamamalıydı. Boğazda kasılan elle nefessiz kalarak, vicdanına azab yağmurlarının yağmasına engel olmalıydı.
Ahmet’ in bu düşüncelerinden rahatsız olan ailenin soğuk davranışları her geçen gün şiddetini artırıyordu. Zemindeki gevşek karlara güçlü rüzgarlar esiyordu. Anlaşılan bu tipiye fazla dayanamayacaktı. Ruhla varlık ilişkisini bozan bu mevsimden leyleklerin kanatlarıyla kaçmalıydı. Keyiften yoksun bir halde uzun uzun düşünürken aklına fakülte yıllarında kaldığı bir vakıf yurdunun müdürü olan Selim Bey gelmişti. Kahverengi cüzdanının beyaz plastikli bölümünde ki yıpranmış kartta Selim Bey’in telefon numarası hala okunabiliyordu. Telefonunun tuşlarına dokunarak, aradığı bu sevecen şişman adamın kendisine cevap vermesi, Ahmet’in ulaşamama kaygısını bitirmişti. Anlatılanları tüm detaylarıyla sıkılmadan dinlemişti Selim Bey.
– Ahmet vaktin varsa beni ziyaret edebilir misin?
İlk fırsatta aldığı otobüs biletiyle Balıkesir’e; Selim Bey’in yanına gitmek için, yola koyulmuştu. Ailesi artık onun yaptıklarını sorgulamayarak, ilgisiz kalıyor, küçük olan diğer oğullarıyla ilgileniyordu.
Ahmet, yolculuğu boyunca otobüsün penceresinden izliyor gibi göründüğü manzaraları esasen düşünce derinliğine inerek, pekte hissetmemişti. Ne açan çiçekleri, ne dallarda ki donanmış yemişleri, ne kuru dağları, ne de otobüsün sürüklenen gölgesini baksada göremiyordu. Günlerdir içindeki bu kaygı kalbinde tortu halini almıştı.
Bu seferin nihayetinde buluştuğu Selim Bey’le samimiyet kokan kucaklaşmaları, onu az da olsa rahatlatmıştı. İlişen bakıştaki endişeyi gören Selim Bey, Ahmet’ e umut vermişti.
– Sen fakülte yıllarında yurtta kaldın. İnsan psikolojisini bilirsin. Bu ortamlarda farklı kişilikler, farklı kültürler hep olup gelmiştir. Kalabalık ortamda yaşamak kolay değildir. Emek ister,sabır ister.
– Doğru söylüyorsun Selim Hocam. Emek ister, sabır ister.
Yemek, çay, kahve derken uzun konuşmaların neticesinde askere gitmek zorunda kalan Selim Bey vakıf heyetiyle gerekli görüşmeleri yapmış, yönetici koltuğunu insani niteliklere fazlasıyla haiz olan, çok güvendiği Ahmet’e tekliften sonra teslim etmişti.
Öğrenciler açık görüşlü, hoş görülü, yardımsever olan yeni müdürlerine çabuk alışmış ve çok sevmişlerdi. Evinden ilk kez ayrılanlar için yeni bir yaşam biçimi olan bu yerde Ahmet öğrencilere kendi kararlarını alabilmeyi, aldıkları kararların sorumluluğunu taşımayı, paylaşmayı, saygıyı, sevgiyi çok iyi ögretiyordu. Onların güzel hususiyetlere sahip yetişkinler olabilmesi için elinden gelen her şeyi en doğru şekilde yapmaya çalışıyordu. Bu cife dünyanın gerçek yüzünü anlatmayı da ihmal etmiyordu.
Ahmet önceleri evlenmeyi pek düşünmesede ilerleyen yaşı, çevresinde ki sevenlerin kaygıları onu zorluyordu. Artık kendine uygun bir zevce bulmalıydı. Nitekim öyle de oldu.
Görüşme usulü olsa da Ahmet Melek’ in güzel, terbiyeli, düşündüğü bir bayan olduğu kanaatine ermişti. Melek kendisini talebelerine sevdirmiş iyi bir matematik öğretmeniydi. Gülümsemesinde beliren çocuk masumiyeti onu çok cana yakın yapıyordu. Gözleri bile gülen bu kız için Ahmet ailesini telefonla arayarak bilgilendirmek istemişti.
Biteviye konuşan annesinin sesini telefonda sarsıla sarsıla dinliyordu. Suları döven bir uskur gibi verip veriştiriyordu. Yüreğinde ne kadar kin varsa, hiç görmediği bir kızın silüetine ani bir hareketle dolayıvermişti.
– Sen bize dağ köylü bir kız mı buldun şimdi? Ben o çulsuz, kent kültürü, şehir görgüsü nedir bilmeyen kızı ne evime alırım, ne de elimi öptürürüm.
– Annecim önce bir gör, sonra karar verirsin?
– Aman ne göreceğim. Evlenmek istiyorsan bak, hemen yanımızda mobilyacı Osman Bey’in kızı var. Boyu boyuna, huyu huyumuza uygun. Giyinmesini bilir, takınmasını bilir. O da nerden çıktı. Dağ köyünden kız almak. Ah ahmak Ahmet’im ah! Seni herkes kandırıyor…
Sürüp giden bu konuşmaya daha fazla dayanamayan Ahmet telefonu kapatmış, üzüntüsünü içine bırakmış, sıkışan kalbini rahatlatmak için derin derin nefes alıp veriyordu. Ailesini ikna etmenin mümkün olmadığını bilmesine rağmen şansını denemekten geri durmamıştı. Beklediği sonuç değişmemişti. Yurtta oda kapısını açıp dışarıya çıkmadan önce aynaya bakarak gülme provaları yapıyor, öğrencilerinin yanına mutlu bir yüzle gidiyordu. Abus bir suratla kimseyi rahatsız etmek istemiyordu. Fakat bu durum yurdun mütevelli heyet başkanı Şakir Bey’in gözünden kaçmamıştı.
Şakir Bey şık giyimli, kıravatı ile yaka mendili renkleri uyum içinde olan, yaklaşık 1,80 boylarında, arkaya yatık beyaz saçlarıyla tam bir beyefendiydi. Bir akşam vakti Ahmet’i evine yemeğe davet etti. Yemek, çay derken Ahmet’e gayretlerinden dolayı teşekkür etti. Son zamanlarda ki içinde bulunduğu durumu sormayı da ihmal etmedi.
– Önemli değil, büyük bir problem yok.
– Ben büyük mü, küçük mü, önemli mi, değil mi diye sormadım. Senin derdin bizim derdimiz…
Ahmet olup biten her şeyi bir nezaket içinde kırıp dökmeden, kısa ve öz ifade etmişti. Usul uslup bilen Şakir Bey Ahmet’in ailesiyle görüşmüş ama tüm uğraşlarına rağmen olumlu bir netice elde edememişti. Yumrukları kısılı, yürekleri kinli, gönülleri isli, bakışlarında korkutan renklerin olduğu bu aile Nuh diyor da peygamber demiyordu. Kışkırtılmış gururları geriye atılmış kafalarından ve buluşan dudakların hafifçe ileriye buruşarak çıkmasından anlaşılıyordu.
Uzun düşüncelerin ardından Şakir Bey çareyi eşini de yanına alarak, Ahmet için kızı babasından uygun bir halle, uygun bir dille, münasip bir şekilde istemekte bulmuştu. Ahmet’i de yanlarına alarak ailenin ikamet ettiği adrese gitmeye karar verdiler.
Gidilen bu ücra yer, görenlerin unutamayacağı kadar harika bir köydü. Şakir bey ve Ahmet bu köyün güzelliğini tahmin bile edemezlerdi. Tabiatın sakladığı yeryüzünün en güzel döşek görüntülerinden bir kareydi. Gecenin sarıp sarmaladığı bu köyü aydınlatan ışığın adı dağ güneşiydi. Ağaçtan, topraktan, kerpiçten ve taştan barınaklar birbirlerine kıskanç tavır göstermeden, farkındalıklarıyla renklilik estiriyorlardı çevreye. Ağaçların dalları evlerin sırtına çıkmış, şen şakrak oynaşıyorlardı. Taşımaktan yorulmuş melceler çökecek gibi duran tahta cumbalarıyla tarihi bir soluk gibi duruyordu köyde. Bir kaç hainimsi duran ağaç ta yok değildi. Yıkmak istercesine yaslandıkça yaslanmışlar gariban sığınaklara, yatık gövdeleri ve abanan dallarıyla. Patika yolun kenarlarında büyükçe kayaların toprağı serilmesin diye tutması, yere sırtını verip oynaşan köpekler, çıkıldığı zaman inmesi imkansız gibi görünen sarp yamaçlarda uzun, kıvrık, bazısı da çatal boynuzlu keçiler, kanalların üstünde küçük tahta köprüler, dağlardan inen suların serilmek isterken kayalara çarpıp çıkardığı sesler, yeşilin tüm tonlarıyla insana ümit, sevinç ve heyecan veren bu köyde paranın satın alamayacağı içinde hayranlık barındıran temaşalardı.
Melek’in ailesi köyde kimseye minnet etmeyen ama eli açık, sevilen, itibarlı bir aileydi. Avuçlarında emeğin taştan sertliği, elbiselerinde nemli toprağın çimle karışık kokusu, yüzlerinde belirgin bir aydınlık, sinelerinde saklanmış Allah korkusu olan misafirperver insanlardı. O gün konuk olduğumuz köyde bizi çok iyi ağırlamışlardı. Ertesi gün kahvaltı sonrası mert, güvenilir, dağların kahramanlığını sırtında taşıyan bu adamdan : Melek’ in babasından kızını, utancından şakaklarına kırmızı boyanın sıçradığı, gözlerini kaçıracak yer arayan Ahmet’ e istemiştik.
Ahmet’ in ailesinin kaçtığı sorumlulukları Şakir Bey cesur adımlar atarak, fedakarca üstlenmiş, kız tarafının zihninde yumaklaşan düğümleri mantık yüklü örgüleriyle ve samimiyetiyle tek tek çözmüştü.
Bu evliliği uzun süre geçmesine rağmen Ahmet’in ailesi kabullenememişti. Torun sevgisine bile karşılık vermeyecek tepkileri içten içe devam ediyordu. Bu anlamsız tepkilere inandıkları değerler uğruna Melek’te, Ahmet’te yılgınlık göstermeden sabrediyorlardı.
Ahmet’ in ailesi düğün zamanı ve sonrasında ekonomik olarak yardım etmekten, bilinçli bir durum sergileyerek kaçınmıştı. Melek’in neşesinin tökezlemesi onlar için dört gözle beklenen zevkti. Neyse ki Ahmet Melek’in de yardımıyla bu toydan kalan borçlarını ödeyerek biraz rahatlamışlardı.
Fakat bu huzur dolu günleri fazla uzun sürmemişti. İkisininde çalıştığı kurumlar ihtiraslarına yenik düşen zalim yöneticilerin hışmına uğramıştı. 15 Temmuz kurmaca darbe. Zulüm her yerde. Mazlumlar, mahkumlar, mağdurlar, masumlar yerden fışkırıyor, gökten yağıyordu. Hapishanelerden yaklaşık kırkbin suç işlemiş insan bir kararname ile bir günde serbest bırakılmıştı. İyilik meleklerine yeryüzünün cehennemlerinde yer açıp, onları cayır cayır yakabilmek için. Yüz binlerce insan işinden atılmış, şafak baskınlarıyla ellerine kelepçeler takılıyordu. İnsaf saf saf olmuş toplumun vicdanını çoktan terke geçmişti. Cesaret korkak pehlivandı. Sadece canından vazgeçenler kalmıştı er meydanlarında. Zor günlerdi. Belliki ileri zamanlarda torunların dedelerden dinleyeceği masal günleri yaşanıyordu. Kahramanları gerçek, olayları gerçek masallar. Gerçek olmayan zalimlerin din kisvesini bürünmüş güçsüz yalanlarıydı. Bu yalanların sahipleri beyaz üstlük giyinmiş, kapkara şeytanlardı.
Ramazan Bayram ziyareti için Ahmet eşi Melek’le ailelerinin yanına gitmişlerdi. Bayramdan sonra yaşanan bu hadiseler kaygı vericiydi. Onlar ulvi duygularla görüşmelerini devam ettirirken, Melek melodi sesiyle kendi telefonunun ekranında yan komşuları Şeyma Hanım’ın numarasını görmüştü.
Tuşa meraklı bir bakışla basmıştı. Şeyma Hanım içine doğru bir sesle, tasalı sessiz kelimeleriyle bir şeyler söylemeye çalışıyordu.
– Melek sizin evi polisler bastı. Arama yapıyorlar.
– Neyi arıyorlarmış Şeyma abla?
– Seni arıyorlar. Hakkında gözaltı kararı varmış. Bilgin olsun. Şey Melek telefonu kapatmak zorundayım.
Yüz şekli değişmişti Melek’in. Aile sakinleri ne olduğunu anlamak için sıkan soruları arka arkaya sormaya başlamıştı. Kibirli kaynana ” Ne oldu uğursuz gelin” diye yöneltmişti ilk sorusunu. Melek’te şaşkınlığın suskunluğu, anlayamamanın dinginliği, bilememenin kuşkusu vardı. Gözyaşları sürüne sürüne şakaklarından kucağındaki boşluğa düşüyordu. Evde onu duyabilen tek vicdan; kafa ve yüreğinde aşkını taşıyan eşinin vicdanıydı.
Sakinleşen Melek durumu en vazıh bir şekilde ifade etmişti. Kayınvalidesinin gözleri büyüdü. Bir telaş, bir telaş. Oğluna bakarak imbikten geçirmeden, posalı lafları söylenmeye başlamıştı yine.
– Aman Allah’ım bu da mı gelecekti başımıza? Biz sana çok söyledik. Ama bizi dinlemedin. Buldun belayı getirdin. Çık şimdi nasıl çıkacaksan işin içinden.
Kayınbaba ” Hemen kendinize bir yer bulun. Burda daha fazla kalamazsınız.”
– Baba çocuk burada kalsa olur mu?
– Olmaz! Hiç bir şeyiniz kalmasın burada.
Ahmet gerilmişti. Sinirden dudakları titriyordu. Kimseyi kırmamak için öfkesinin üzerine iyice abandı. Kızgınlığı biraz yatışmış, rahatsızlığı azalmıştı. Babası tekrar sordu.” Ne zaman gideceksiniz” Ahmet güldü. Babası oğlunun bu gülüşüne bir anlam verememişti. “Ne var gülecek” diye sordu.
– Baba hiçbir yere gitmeyi düşünmüyorum. Çünkü gidecek bir yerimiz yok. Çok zorlarsan karşı komşudan rica edeceğim. Ailem evinde kalmamıza izin vermiyor, sizin evde kalabilir miyiz? diye. Tüm komşuları gezmeyi düşünüyorum. Yatacak bir yatak bulana kadar. Çıkar herhalde bir insan evladı.
Beklemedikleri bu tepkiye şaşıran Ahmet’in ailesi endişe yüklü hareketlerle ne yapacaklarını düşünmeye başlamışlardı. Gururlarını çiğnetemezlerdi. Gösterişli izzetlerinin pırıl pırıl yanan elbise dikişleri sökülmemeliydi. Kendilerince çok zeki olan bu ailenin akıllarına parlak bir fikir gelmişti. Bu fikir: Henüz nişanlı olan Ahmet’ in erkek kardeşine tuttukları içi boş ev. Bakımı yapılmamış bu eve bir yer yatağı koyarak Ahmet’leri izbe bu yere mahkum etmişlerdi.
Ahmet:
– Ailemin tek derdi terörist olmayan en şerefli oğulları; erkek kardeşimin düğün hazırlıklarıydı. Olaylar zamanı erite erite ilerliyordu. Kardeşim kına gecesi günü beklenmedik bir krizin sıkıştırmasına maruz kalmış. Krizin ne kadar sürdüğünü öğrenemedim. Öğrenebildiğim bu normal bir kriz değildi. Kardeşim uyuşturucu kullanan yani bir madde bağımlısıymış. Bu haberle beynimde düşüncelerim kaynamaya başlamıştı. Kendi derdimi unutmuş, için için aynadaki bana kızıyordum. Şeytanın vaad ettiği hayattan alıkoyamamıştım çok sevdiğim kardeşimi. Kız tarafı nişanı bozmuşlardı. Kardeşimde tedavi için hastaneye yatırılmıştı.
Ailenin aynı gururları aynı gülünçlükte devam ediyor, büyüklenme, kendilerini beğenme ve benlik çalımları gerçekleri görmelerini perdeliyordu. Hem de ne kirli bir perdeydi. Hala hiç bir şeyden ders çıkaramamışlardı.
Tek yataklı evden hiç umulmadık bir anda Selim ve Şakir Bey’ in kapı tık tıkları kurtarmıştı bu körpe aileyi.
Ahmet:
-Küçük ama temiz, şirin, yaşayabilecekleri bir ev bulmuşlardı bize. İmkanları ölçüsünde bize yetecek bir miktar parayı incitmeden zarf içinde bırakıyorlardı. Bazen masa üstünde, bazen de sehba üstünde görüyorduk bükük zarfı.
Melek hamileydi. Normal doğum yapmasına engel olan bir etkenden dolayı ilk çocuğu sezeryanla dünyaya gelmişti. Hastanede doğum yapmak zorunda olan Melek yedi ay içinde bu zulüm bitmezse ikinci çocuğunu hapishanede büyütmek zorunda kalacaktı. Bu ara polisler Ahmet’i de aramaya başlamışlardı.
Kaynak: Mağduriyetler http://magduriyetler.com/2019/03/12/melek-gelin/
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder