14 Mart 2019 Perşembe

Zulmün Yırttığı Ayakkabılar

Yasin ASLIYANIK

Zulmün Yırttığı Ayakkabılar

Küçük kutu gibi kare bir dükkan. Duvarlarının, ağırlıklarına rağmen düşürmeden sıkıca tuttuğu raflar. Rafların gözeneklerinde siyah ve kahverenginin ağır bastığı farklı renklerdeki çilekeş ayakkabılar. Bazıları zalim zulmü görmüş kadar kederli, yüzlerinde kırışıklar. Solgun duruşları ise boyasız kalmış sayalarından anlaşılıyordu.

Nusret Amca kendini yıpranmış ayakkabılara adayan, işini yapmaktan haz duyan iyi bir sanatkardı. İri elleri, güçlü kolları bir ayakkabıya dokunduğu zaman hiç ummadığınız kadar nazikleşirdi. Onları güzeĺleştirmek için ruhunun tüm inceliklerini âdeta parmaklarından ayakkabıların yara almış noktalarına yavaş yavaş bırakırdı. İşini yaparken kendinden öyle bir geçerdi ki, çoğu zaman dükkanın açık olan yeşil kapısından içeriye girdiğinizde, ikinci defa biraz daha yüksek sesle selam vermek zorunda kalırdınız.

Sol tarafında mavi makinası, sağ tarafında üzerinde bağcıkların asılı olduğu raflardan bir tanesinin yan yüzeyi, önünde ise nasırlı ellerinin, dokusunu ondan aldığı tahta tezgahı vardı. Tezgahla raf arasında ise taburesine oturabilmek için kendisinin geçebileceği k

adar bir boşluk bulunuyordu. Arkasında asılı duran koyun derisi, içlerinde ayet yazılı bakır tabaklar, işlemeli saat ve mavi boncuk benzerlerinde olmayan mistik bir köşeyi andırıyordu. Tutkal ve plastik kokusu dükkanın olmazsa olmazıydı.

Nusret Amca ayakkabılarında bir dili var derdi. Akşama kadar senin tüm sıkıntını çeker, boyasız bırakırsın, üstüne basıp eze eze giyersin, ışığın çekildiği an eve ulaşınca günün tek suçlusu o gibi bir de kapı önüne bırakıverirsin, sabaha kadar uykusuz acı içinde bekler, bekler yinede tek bir kelime etmeden ilk fırsatta sahibinin ayaklarına kapanır, seni tüm vefasızlığına karşın terketmeyi hiç düşünmez derdi. Her şeye rağmen bu kadar vefalı dost olur mu diye sorar? Ah! ah! çekerdi.Sonrada hayıflanırdı. Hayatta neler eskitmedik ki? Kıymetini bilemediğimiz neler diye.

Nusret Amca yorulduğu vakit yıllar önce dükkanının tam karşısına diktiği, salkımlarının yere kadar uzandığı, hafif eğik boynuyla gün boyu yetim bir çocuk gibi duran selvi ağacıyla karşılıklı bakışır, bakışır ve öyle dururdu. İnsanı merhamete davet eden bu ağaçta insanlıktan çok şey bulurdu. Vefa, hatıra, özlem, yakarış, tevazu, kul olma, dostluk, çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık bunlardan bazılarıydı.

Ayakkabıları onarırken çıkan sesleri şarkı gibi dinleyen açık alınlı, yuvarlak yüzlü, müşterilerinden tebessümü eksik etmeyen bu adamın tezgahının üstünde boya, fırça, makas, çiriş, taban astarı gibi alet ve malzemelerin yanısıra pek ortama intibak göstermeyen bir yapıtın görüntüsü gözden kaçmazdı. Bu yapıt kitaptı. Nusret Amca yaratılış ve sanattaki tatlı inceliklerin okuyarak anlaşılacağına inanırdı. Sabahları erkenden açtığı dükkanında azda olsa güne kitap okuyarak başlar, hergün kendini yenilerdi. Düşünce kapısını kelimelere açık tutan bu adam fırsat düştükçe de öğrendiklerini atfetmekten çekinmezdi. Mesela etrafındakilere tek ayakkabı ile yürümenin zararlarını anlatır, en sevgilinin (s.a.v) sözünü hatırlatırdı. ” Sakın kimse tek ayakkabı ile yürümesin, ya ikisinide çıkarsın, yahut ikisinide giyinsin” kendi açısından yalın bir şekilde değerlendirmeler yapardı.

Said Faik Abasıyanık ” İnsanın iyi tarafını bulmaya ondan istifade etmeye mahkumuz, mecburuz” der insana bakış açısında. Nusret Amca’da ayakkabıların iyi tarafını bulur ve onarmaya değer görürdü. Çilekeş ayakkabıların açık yanlarını görmekten ziyade kapatmayı yeğler, sonrasında kendileriyle çelişmeyecek boya atarak bilinmez ve duyulmaz yapardı tüm yırtık izlerini. Ölürken bile insanlara yaşam vermeye çalışan ayakkabıların duygularıyla oynanmasına müsâde etmezdi.

Rüzgar kararmış bulutları toplamıştı yine. Şimşek görebildiği kadarıyla fotoğraflıyordu yeryüzünün iyilik ve kötülüklerini. Yine ne anlattı göğe bilemiyorum? Sema ağlıyordu. Kederden mi? Sevinçten mi? Onu da bilemiyorum. Belki de ikisi de. Nusret Amca yine ayakkabıları düşünüyordu. Yazık ıslanacaklar diye. Bakarak salkımlarından suların damla damla düştüğü selvisine. Hassas adamdı. Dünyayı kendinden ibaret görmezdi. İyilik yapmanın zerafetini bilirdi. Küçültmeden, utandırmadan sessizce. Güneş gibi kimse istemeden verirdi, gönlündeki sıcaklığı.Vakit geçirmeden. Zerre zerre. Duymuştu o kutsal uyarıyı.” Zerre kadar iyilik eden mükafatını, zerre kadar kötülük eden cezasını görür”.

Ufukta güneş hep yanına farklı bir gün alarak kızıl ateşiyle kayboluyordu. Zaman geceyle gündüzün arasında eriyip gitmişti. Bu ara Nusret Amca’ nın 35 yıllık bu uğraşı, zamanın şartlarına, kendisinin de yaşlanmasına yenik düşmüştü. Fakat emekli olduktan sonra ha
yat öyküsünü atâletin kucağına terk etmemişti. Bir lisenin derneğinde yönetim kurulu üyesi olarak öğrencilere maddi manevi dayanak olmaya çalışıyordu. Biriken günler 1937 doğumlu tükenmek bilmeyen bu abide insanı seksen yaşına taşımıştı.

Honore de Balzac der ki ” Musibet yaradılışımızı takviye etmeye yarayan tılsımdır” . Victor Hugo’ ya görede ” Musibet zekayı eğitir”. İşte zekayı eğiten, her şeyi bir anda değiştiriveren bu tılsım Nusret Amca’nın üzerine büyülü bir muska gibi takılmıştı. On beş temmuzun bağrına kıvrılmış kızıl yılan ilerleyen yaşını görmeksizin dolanmıştı korkusuz ihtiyara. Lâhuti bir sesle saba makamında ezan-ı Muhammedî dalga dalga semanın derinliklerine yankılanırken, penceredeki ışığın zulmet içinde olduğu, yelkovanın akrebi saklamaya çalıştığı bir vakit. Saat 6:30 gibi kapının dövülme sesi bize hayırdır inşallah! dedirtmişti. Kim o? sesiyle yoklanan kapının arkasından duyulan polislerin sesiydi. Gelen polisler seksen yaşında ki Nusret Amca’ nın yaşına başına bakmadan emir gereği bileklerine vurdukları prangayla emniyete götürmüşlerdi. Eşi Leman Hanım şaşkındı. Düşünceleri dağılmış ne yapacağını bilemez hale gelmişti.

Nasıl gelmesin ki? Özgürlüklerin ve hukuğun hiçe sayıldığı, ilan edilen OHAL in kişisel hakları idamlaştırdığı, toplumsal sorumluluğun iblisin kahkahaları arasında kaybolduğu korkunç ötesi bir ortam. Siyahın en karardığı, insan usunun korkudan saklanmasıyla bakışların donuklaşıp deli gömleği giydiği, ışığın küsüpte bir bilinmeze kaçtığı ve tekrar hangi kahramanın cesaret atına binipte geleceği bilinmeyen ama bekleyen gözlerin yollarda olduğu tükenmesi müphem zaman parçası.

Tam otuz gün gözaltında kalan Nusret Amca’nın yapılan bu eziyete yaşlı bedeni daha fazla dayanamamış, ellerindeki kelepçeyi çıkarmadan hastaneye kaldırmışlardı. Fakat ne yazık ki hastalıkları ve ilerlemiş yaşı tutuklanmasına engel olamamıştı. Mahkemelerde hakkını araması için bulunan avukatı benim savunulacak ne suçum var? diyerek kabul etmemişti. Olanlar onu hayli üzmüş olmalı ki bazen sağ elini göğsünün üzerine koyup kırık kalbinin kızgın atışlarını sakinleştirmeye çalışıyordu.

Darbeci zengin iş adamları bahanesiyle mallarına el konulan, hesapları kilitlenen Nusret Amca’nın geçimini sağladığı emekli maaşını Leman Hanım uzun uğraş sonucunda zor kurtarabilmişti. Tüm dünyalığı ekmek uğrunda, varsa pişen, yoksa şükreden bu fedâkar yaşlı bir anda zengin iş adamı olmuştu. Ayın nihayetini zor gören bir emekli maaşı, ışık almayan bir odası olsada başını sokabileceği bir ev, yıllarca tutkal koklamış avuç içi nasırları, yıpranmış ayakkabılara eğilmekten sırtında bir kabarıklık ve boynu eğik selvi ağacı. Mülkiyeti altında bütün varlığı bundan ibaretti. Son zamanlarda bir de emanet kelepçesi vardı.

Polislerle evden çıkmadan önce, ara sıra ziyaret ettiği boynu bükük selvisini vefa insanı Nusret Amca eşi Leman Hanım’ a tenbihleriyle emanet etmişti. Zaman zaman ziyaretini eksik etmeyen Leman Hanım gittiği her vakit selvinin boynunun sağ tarafa olan eğikliğinin giderek artmasını sol tarafındaki salkımlarının yere mesafe koymasından anlıyordu. İnsanlığın değerlerini kaybetmesine daha fazla tahammül gösteremeyen selvi insanlıktan bir çok özelliği ile sonunda yıkılmıştı. Yüzündeki halka çizgileri ümit kırmamak için içinde saklayan gamlı ağaç.

Leman Hanım açık görüş için eşini ziyarete gitmişti. Üzülmesini istemediği eşine selvi ağacının son durumundan bahis açmamıştı. Hal hatır kelimelerinin sonunda gözlerini Leman Hanım’ın gözlerine ulayan Nusret Amca kasvetli bir sesle;

-Ne oldu selvime? diye soruverdi.

Leman Hanım baktı, baktı ama konuşmadı. Susma eziyeti çeken Leman Hanım’ın konuşmak istemediğini gören Nusret Amca;

-Rüyamda selvimi gördüm. Toprağın içinden ayaklarını çıkarıp bana gösterdi. Ayakkabıları yırtık olduğu için ağlıyordu dedi.

Leman Hanım yine konuşmadı. Şaşkın bir şekilde baktı, baktı o da ağladı. Sonrasında kendini toparlayıp anlatmak zorunda kaldığı her şeyi anlatarak susma eziyetinden kurtulmuştu.

Nusret Amca O gece yumruk yaptığı sol elini şakağına koymuş ve gölgesiz düşüncelere dalmıştı. Düşündüğü hiç bir şeyin gölgesi yok ama hepsi de gölge gibiydi. Gözleri yoka bakıyor ama bir çok var görüyordu. Bir özlemin kanadında bir an selvisinin yanına gitti. Yırtık ayakkabılarını tamir etti. Dilinin üzerindeki balık gözlü halkalarına rengarenk bağcıklar bağladı. Hepside gökkusağının rengiydi. Sonra ayaklarını tekrar toprağın içine koymadı. Ayakkabılar tozlanmasın diye. Hem artık o serbestti. Ölüm sonrası sonsuz baharla buluşmuş ayaklarını toprağa koymasada durabiliyordu. Nusret Amca’nın bir anda yüreğinde amansız bir diriliş başladı. Parmaklıkların ötesine bir geçebilse dünyanın bütün yırtık ayakkabılarını dikecek bir diriliş. Zalimler bütün iğneleri saklasa bile!



Kaynak: Mağduriyetler http://magduriyetler.com/2019/03/15/zulmun-yirttigi-ayakkabilar/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder