23 Mart 2019 Cumartesi

Melek öğretmen ve kızı…. Bir direniş hikayesi…

Devlet şiddeti, koca dayağı, çevre baskısı, hapiste bebeğiyle yaşam… Hepsini geride bırakarak 4 yaşındaki kızını alıp yollara düşen Melek öğretmenin hikayesi.

Türkiye’den ayrılmaya karar verdiğinde evlilik yüzüğünü, küpelerini, ufak tefek eşyalarını satmış… Eline sadece 3 bin Euro geçmiş. Bu paranın da 2 bin Euro’sunu 25 Kasım günü 4 yaşındaki kızıyla beraber Meriç’i geçmesini sağlayan kaçakçılara vermiş…

Gözyaşlarıyla terk ettiği ülkesini ve Meriç’i geçtikten sonra saatlerce yürümenin ardından ulaştığı karakolda, üşüyen kızına bir Yunan askerinin gülümseyerek atkısını verdiğini görünce doğru yerde olduğunu anladığını söylüyor Melek öğretmen…

Beş ay tutuklu kalmış. Yürümeyi daha önce öğrense de ilk adımlarını dört duvar arasında atan kızı ve kendisi artık özgür.

Melek öğretmenin hikayesini Kronos’tan Mehmet Arda Duru yazdı:

CEZAEVİ GÜNLERİ

Dilekçeler yazarak, konuşarak, yalvararak yanına alabildiği kızı Meryem’in cezaevi koğuşundaki tek çocuk olduğunu söyleyerek başlıyor anlatmaya Melek Öğretmen…

On kişilik koğuşta 20 yetişkin kadınla birlikte yaşamak zorunda kalmış Meryem, henüz bebek çağında. Melek Öğretmen, “Bizden önce başka bir bebek varmış, onunla ilgili çok şey anlattılar. Çocuğa bez bile verilmemiş. Çocuk hasta olmuş, yara bere içerisinde kalmış… Ranzadan düşmüş, doktora götürürken annesinden ayrı götürmüşler. O da bir buçuk yaşlarındaymış. Bunlar anlatılınca çok korktum.” diyor cezaevi şartlarını anlatırken… Ama anne yüreği… Şartlar uygun olmasa da dışarıda bakacak kimse olmadığı için, baba çalışmak zorunda olduğu için cezaevi de olsa kızının yanında olmasını istemiş.

“Ben de kızımı getirmek istiyorum ama ya aynı şeyleri yaşarsa… Çocuğum bezsiz kalır mı, düşerse doktora bensiz mi götürülecek? Çok kritik bir yaş dönemi…” diye kaygılarını aktardığı cezaevi görevlileri, “Çocuk bizi ilgilendirmez bizi sen ilgilendiriyorsun.” cevabını vermiş.

“Kızıma sadece bir anne gibi değil pedagog gözüyle de bakıyordum.” diyor Melek Öğretmen. “Huyu, bakışları değişmişti. İçerisine yaşlı bir insan girmişti adeta. Acı acı bakıyordu, hayat enerjisi sönmüştü… Hareketli, bıcır bıcır bir çocukken hüzünlü bir çocuk haline gelmişti. O halini görünce mutlaka yanıma almam gerektiğini düşündüm.” ifadelerini kullanıyor kâbus dolu o günleri anlatırken.

‘ŞARTLAR KÖTÜ DE OLSA KIZIMIN İHTİYACI VAR’

Atina’da denize yakın geniş bir apartman dairesinde kendisiyle aynı kaderi paylaşan arkadaşlarıyla kalan Melek Öğretmen, sadece kızına değil, ailesine ve ayrıldığı eşine de o günlerde, hepsinin üzerindeki değişimleri fark edebildiğini belirtiyor.

Sonunda, “Şartlar kötü de olsa kızımın bana ihtiyacı var.” diyerek cezaevine girdikten bir ay sonra kızını yanına almayı başarıyor.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden 10 ay sonra tutuklanmış Melek Öğretmen. “Kızım yanıma geldi ama tahmin ettiğim gibi ihtiyaçları karşılanmadı.” diyor ve yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

Verdiğimiz siparişler gelmiyordu. Üşüyoruz, yere sermek için bir battaniye almak istiyoruz, alamıyoruz. Ekstra yastık, pike almak istiyoruz, olmuyor. Bir bardak bile satın almak mümkün olmadı.

‘NE OLUR GÜNAH YAZMA ALLAHIM’ DEDİK, KUR’AN’I PARÇALADIK

Kur’an okumak istiyoruz mesela, ailemizin getirmesine izin vermiyorlar, “Kantine gelecek” diyorlar. Gelmiyor… “Dış kantinden alın” diyorlar, orada da yok. Dilekçe yazıyoruz cevap çıkmıyor. Başka kitap da gelmiyor. Benim ilk kitabım 5 ay sonra ben tahliye olmadan bir gün önce geldi. Beş ay boyunca kitap da yoktu. İlk Kur’an-ı Kerim bir ay sonra geldi, biz 20 kişiydik. Onu da yan koğuştan bir arkadaş duymuş Kur’an’ımızın olmadığını; nakille geldiğinde yanına almış. Onun getirdiği Kur’an-ı Kerim’i parçaladık. Sayfalara ayırarak aramızda dağıttık, o şekilde okuduk. Cüz cüz ayırdık. Tam da olmadı, biraz eksik biraz fazla oldu. Sonra okudukça değişiyorduk.

Yırtarken de dua ede ede yırttık. Allah’ım ne olur günah yazma diye…

BETON KALINTILARINDAN TESPİH…

Ve devam ediyor..

“Tespih olsun diye duvar kıyısında kalmış çimento kalıntılarını topluyorduk.

Kur’an-ı Kerim gelene kadar da sadece tespih çektik, başka yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu. Parmaklarımızla 33 tane çekip bir tane taş koyuyorduk.

Namaz kılıp tespih çekiyoruz. Ezberimizde bir şey varsa onu okuyoruz. Kitap yok, radyo yok, televizyon yok, gazete yok… Hiçbir şey yok. Kur’an-ı Kerim geldikten sonra sürekli onu okumaya başladık. Tam hatırlamıyorum ama bir ay sonra gazete de gelmeye başladı. Gazete okuyoruz. İstediğimiz her gazete gelmiyordu. Yeni Asya okumak istiyorduk, yasaklanmıştı. Bir ara Cumhuriyet yasaklandı. Genelde muhalif olan gazeteler dönem dönem yasaklanıyordu.

BAZEN BİR EZAN SESİ, BAZEN YANIK BİR TÜRKÜ…

Kaldıkları cezaevinin korkutucu bir sessizliğe büründüğünü söylüyor Melek Öğretmen. “Nadiren bir yerlerden müzik sesi geliyordu. Kulak kesilip müziği dinliyorduk. Adli tutukluların koğuşundan geliyordu sanıyorum.” diyor. Bazen de ezan ve Kur’an sesi duyduklarını, sükûnetle sesin geldiği yöne dönerek dinlediklerini anlatıyor.

SEN MİSİN DEVLETİN BATTANİYESİNDE NAMAZ KILAN!

Normal hayatta birçok şeyin değerinin bilinmediğini cezaevinde anladığını söylerken dalıp gidiyor:

“Bir tespihin, bir Kur’an-ı Kerim’in… Bardak mesela… Poşete su doldurup poşetten bir delik açarak döküyorduk bir yer yıkayacağımız zaman. Maşrapa geldiğinde bir maşrapanın ne kadar kıymetli olduğunu gördük. Battaniyeyi yere serip üzerinde namaz kılıyorduk. Devletin battaniyesi diye çok bağırıp çağırıyorlardı. ‘Devletin battaniyesini yere seremezsiniz’ diye hakaret ediyorlardı, ‘Kamu düzenini bozuyorsunuz’ diyorlardı. O zaman seccade verin, diyorduk, kantine yazın diyorlardı, ama kantinde yok… Böyle bir kısır döngü sürüp gidiyordu.”

‘DİLEKÇE YAZIN DİYORLAR AMA NE KÂĞIT NE KALEM VERİYORLAR’

Melek Öğretmen cezaevi günlerini anlatırken en çok yaşanan mantıksız diyaloglara anlam veremiyor:

“Dilekçe yazın” diyor mesela, ama dilekçe yazmak için kalem ve kâğıt yok. Kantinden alacaksınız diyorlar. Kantine yazacağımız ihtiyacımızı da kalem ve kâğıtla yazıyoruz. Çelişkilerle sürekli oyalıyorlardı. Oraya yazın, buraya yazın, şuraya yazın…

Bir seccade mesela üç dört ay sonra geldi herhalde. Her şey çok geç geldi. İplik mesela, iplik yok… İğne iplik ihtiyacımız var. Manisa Cezaevinden nakil olmuş bir ablanın bir tane iğnesi vardı. Giysilerimiz sürekli giymekten sarkıyor, yırtılıyor, dökülüyor. Ailemiz uzun pantolon, uzun etek getiriyor. Kısaltmak, ayarlamak gerekiyor. Tırnak makasıyla kesiyorduk. Ablanın iğnesi ve bir arkadaşımızın da ince seccadesinden ip çekiyorduk yavaş yavaş öyle dikiyorduk.

DAMACANADAN SU SAATİ…

Pet şişelerini değerlendiriyorduk. Saat vermemişlerdi, pet şişelerden su saati yapmıştık. Hemşire bir abla vardı. Şişeleri üs üste koyarak ve en üsttekinin altından bir delik açarak şırınga hesabı yapıyordu herhalde. Yavaş yavaş damlıyordu o aşağıya. Sabah sayıma geliyorlardı, bahçe kapısını açmaya geliyorlardı o zaman saati soruyorduk. Oraya bir çizgi atıyordu. Sayıma geliyorlardı, yine saati sorup bir çizgi daha atıyorduk. Öğlen yemeği getiriyorlardı, bir çizik de öyle atıyorduk derken damacanalardan saat yapıyorduk. Namaz kılacağız, oruç tutuyoruz, saat lazım. Saat vermiyorlar. Zile basıyoruz, uyarıyorlar. Acil ve ölüm gibi hayati bir şey olmayınca basmayın diyorlar.”

Fakat bütün çabalar cezaevinde arama yapılana kadar. Aramalarda “Bir şey üretmeniz yasak” diyerek topluyorlardı. Onlar ise bazen güneş saati yaparak bazen su saati icat ederek zamana sahip çıkıyordu. Her zaman akşam namazı kılmak için gökyüzüne bakmak yetmiyordu…

MERYEM BETONDA BÜYÜDÜ

İki buçuk yaşındaki kızı Meryem’in betonda yürüdüğünü ve oyunlar oynadığını anlatan Melek Öğretmen, ilk başlarda çocuk bezi bile verilmediğinden yakınıyor.

Oyuncaksa bütün cezaevlerinde büyük lüks:

Oyuncak istiyoruz, çocuklara biraz iltimas geçerler, daha insani davranamazlar mı diye ama her yere yazmamıza rağmen çıkana kadar çocuğumun oyuncağı olmadı. Çıkmamıza yakın, heyet halinde bir tane oyuncak getirdiler. Başgardiyan, gardiyanlar, sosyolog toplanıp ufak bir oyuncağı alıp topluca geldiler. Yaşına uygun olmayan, daha alt yaş grupları için bir yap-boz getirdiler. Onun ismi çağrıldığında herkes kapıya koşmuştu Meryem’e bir şey geldi diye. O şaşkın şaşkın bakarken koğuştaki bütün kadınlar ağlamıştı, artık onun da bir oyuncağı var diye. Çıkana kadar onunla oynadı. Gelen psikoloğa, sosyoloğa bir şeyler daha getirseniz dedim ama mümkün olmadı. Yaşına uygun defteri olsa, kalemi olsa, boyaları olsa…

KİTAP GELMEYİNCE KOĞUŞ KİTAP YAZDI

Hikâye kitabı yoktu mesela. O kadar yalvardık. İsteseniz elde edersiniz dedim. Aklıma gelen her yere yazdım. Başgardiyan, cezaevi yönetimi, iç kantin, dış kantin… hepsine yazdım. Başka sosyal yardım kuruluşlarına da yazdım ama ne başka oyuncak ne de kitap geldi.

Arkadaşlar içeride kendi defterlerini yırtarak mavi, siyah ve kırmızı pilot kalemle ki bunların da gelmesi çok mucizevi, zor oldu. Bunlarla kızıma hikâye kitabı yazdılar. Bu zor şartlarda diktiler. Sonra gardiyanlar sert olduğu için ona verdiler, siz verin ki sizden korkmasın dediler. Çocuğu da bir yandan korkutmamaya çalışıyoruz. Gardiyandan, polisten korkmasın, kötü bir yerde olduğumuzu düşünmesin istiyoruz.

Kitabın adı, “Luli’nin Bir Günü”. Tamamen cezaevindeki arkadaşlar uydurdular. Luli diye bir kelebek var. Mavi, kırmızı ve siyah şehrine yolculuk yapıyor. Çünkü üç tane renk var… Yoldan geçerken kırmızı ışıkta durulacağını öğretiyor mesela. Luli kırmızı ışıkta durmayan birine yardımcı oluyor, uyarıyor, anlatıyor. Araba çarpmasın diye onu kurtarıyor. Sabah işe gidecek birileri alarmı duymuyor, onu uyandırıyor kelebek. İnsanlara yardımcı olan bir kelebek, hikâyenin kahramanı. Üzgün bir adam var, onu eğlendiriyor. O kitabı ezberledi sonuna kadar. Eline aldığında noktası virgülüne kadar dikkat ederek anlatıyordu.

Sonra Pinokyo ile ilgili de bir kitap yaptı arkadaşlar.

BEBEK BİLE VERMEDİLER, YAPTIĞIMIZ BEZ BEBEĞİ DE ALDILAR

İki kitabı yanına aldı, öyle çıktı. Bir de bebek istiyordu vermediler, almamıza da izin vermediler. Manisa’dan gelen bir abla yastığını getirmişti yanında orada kantinden aldığı. Kendi yastığından elyafları çıkardı. Birinden beyaz bir çorap buldu. Yine o meşhur seccadeden iplik çekerek bir bebek yaptı. Hangi rengi istersiniz diye soruyor. Orada dört beş renk var. Onunla saçlarını, kaşlarını, gözlerini, burnunu, dudaklarını yapıyor… O kadar mutlu oldu ki o bebeği gördüğünde! Altı üstü basit bir bez bebek ama… çok kıymetliydi. Dışarı çıkarıp İstanbul’daki Oyuncak Müzesi’ne vermeyi çok istemiştik.

Aramalarda her şeyi topluyorlar ya, çocuğun bebeğini de alıp götürdüler. Rica ettik, başka oyuncağı yok, vermiyorsunuz madem bununla oynasın diye. Kabul etmediler, o da o şekilde gitmiş oldu.

Sonra iplik getirdiler bize. O ipliklerle her şeyi yapmaya başladık. Bileklik, kolye… artık ne örülebilirse. Kitap ayracı… herkes bildiğini bir başkasına öğretiyordu. Kızıma bileklik örmüştüm. Dikkati çekince onları da topluyorlardı ama.

Bir arkadaşım rokoko diye bir el işi var onu öğretti. Çıkınca onu geliştirdim yurt dışına çıkana kadar onunla geçindim. Ondan takılar yaparak evimin ihtiyaçlarını karşıladım.

GAZETE KÂĞIDINDAN GEMİLER YAPMAK…

Gazete gelince onlardan oyuncaklar yapıyorduk. Bir abla vardı, çok ağır, konuşmayan. Bir gün kızımı almış, ona bir sürü oyuncak uçak yapmış, pencereden dışarı bakarak uçuruyorlardı ve gülüyorlardı. Gemiler yapıyorlar, uçurtma yapıyorlar. Daracık avluda uçurmaya çalışıyorlardı. Şaşırmıştı bütün koğuş. Koşturuyordu kendi etrafında.

Sonra bir voleybol topu geldi, sürekli onunla oynar olduk. Daha önce tuvalet kağıdı rulolarından dürbün yapıyorduk, top yapıyorduk. Meryem onlarla oynuyordu. Arkadaşlar su şişeleriyle oynuyordu, hep bilekleri kesiliyordu.

Topumuz başka koğuşlara gidiyordu. Yukarıda gardiyanlar vardı ama giden o toplar hiç gelmedi. Gerçek anlamda kızımın ilk oyuncağı topu oldu cezaevinde. Kimseye vermiyordu.

CEZAEVİ SAKİNLERİ LUNAPARK OLDU

Bir gün tutturdu parka gideceğim. Ne yapsak anlatamıyoruz.

Üniversiteden alınıp getirilen iki genç kız vardı yirmili yaşlarda. Dur dediler, park buraya geldi. Seccadeyi tuttular iki tarafından bak bu salıncak dediler. Sonra birisi ben dönme dolabım diyerek onu etrafında ellerinden tutarak döndürdü. Öteki ben kaykayım dedi, bacaklarından kaydırdı. Öncesinde başka bir koğuşta kalmıştık. Çok sıkıntı yaşamıştık. Çok geriliyorlardı. Çocuk da bunalıyordu. Beni cezaevinde başka koğuşa sürünce rahmet oldu. Çünkü kaldığımız koğuştaki kadınların hepsi çocuk hasreti çekiyordu. Dışarıda kalmışlar, ara sıra görüyorlar. Bizi görmüşler dua etmişler. Biz kapıdan girince siz bizim duamızsınız, duamız geldi diyorlar. Çok sahip çıktılar çocuğuma.

Sürülme sebebi. Bir arkadaşım gardiyana ağrı kesici sordu. Başı ağrıyordu. Veremem diye bağırarak konuştu. Hepimiz çok korktuk, gerildi.. Ben bir yerde dur demek lazım diye düşündüm. Gittim; bağırmasanız da anlayabiliyoruz, burada durduk yere başka bir strese giriyoruz dedim. Güzelce söylerseniz olmaz mı diye.. Sen benim muhatabım değilsin, kimsin diye üstüme yürüdüler, bağırdılar. Daha çok sinirlendi.. Ertesi gün eşyalarını topla dediler. Sonra başka bir yere. Çocuğa da zor oluyor. Bir yeri yatağı biliyor, yeri biliyor. Bir yatağa aidiyet duymasına izin vermiyorlar. Dolaba izin vermiyorlar.

Zaten sıkılmışım. Babam anlamıyor, eşim bunaltmış. Annem perişan halde, çocuğum bu halde. Neye üzüleceğimi şaşırdım. Bir yatağı, bir yastığı çok görüyorlar.

‘ÇOCUĞUM HASTA DOKTORA GÖTÜRMEDİLER’

Çocuğum hasta oldu, doktora götürmediler. Hemşire bir arkadaş vardı, yardımcı olmaya çalıştı. Bir tutam tuz istedik. İlaç istedik vermediniz, bari tuz verin diye. Çocuk nefes alamıyor. Herkesi rahatsız ediyor. Yalvardık yakardık, başına bir şey gelirse sorumluluğu alacak mısınız dedim. O zaman doktora götürdüler. Doktor bey sağ olsun kızdı, acil getirmeniz gerekiyordu, neden geciktiniz dedi. Şırınga verdi bu tuzlu suyu burnuna sık, gerekirse.. o da ben söyleyeceğim dedi. Doktor sayesinde tuzu getirdiler.

BİR TUTAM TUZ İÇİN DİLEKÇE…

İlaçlarını getirmediler, tuzu getirdiler. Dilekçe yazdırdılar bana. Bir kişi geldi, tadına baktı, evet bu tuzdur dedi. Dilekçenin altına imza attı.

Bir tutam tuz ne kadar zormuş.

Temizlik malzemesi vermedikleri için göz kapaklarımız tozdan, mikroptan kabuk çapak bağladı, açılmıyordu. Çayla, tuvalet kâğıdıyla vesaire gözlerimize pansuman yapıyorduk.

Maske falan da yaptık daha sonra, canımız sıkıldıkça. Kahvelerin telvesinden, kalmış pilavlardan… O hemşire arkadaş bize gösteriyordu biz de uyguluyorduk. Sabahları spor yapıyorduk. O da sabah bizim yaptığımız hareketlerin hepsini yapardı. Nöbetçi olurdu kahvaltıyı hazırlardı.

Temizlik nöbetçisi vardı. Sayımlarda o da yetişirdi. Beklemeyince ağlardı. Görevliler onu saymazsa ağlardı. Kafamızı karıştırıyorsun diye gardiyanlar kızardı.

Uzun bir koridor vardı, çöpü bırakıyorduk. Uzun koridorda çocuk da gidiyordu. Gardiyan merhametliyse demir kapıda biraz sallayıp getirirdi. Kapının önünde telefonlar vardı. Çıkacağımız zaman onu da çıkarıyorduk. Koridoru baştan sona koşarken “Allah Var Gam Yok” şarkısını ezberlemişti. Duyup bir şey diyecek diye çekiniyorduk.. Anlamıyorlardı bile.

MELEK ÖĞRETMEN’İN 15 TEMMUZ’U

1987 yılında Ordu’da doğan Melek Öğretmen Ankara’da büyümüş. Marmara Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık mezunu.

15 Temmuz 2016’da Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı bir devlet okulunda öğretmenmiş. Eylül ayında ihraç edilmiş. Türkiye’den ayrılmadan önce boşandığı eşiyle bir süre pazara çıkmış, zeytin, zeytinyağı ve Ege’den getirdikleri köy ürünlerini satmışlar.

2017 yılının Mayıs ayında bir akrabasının düğününe gittiğinde evine polislerin geldiğini ve eşini gözaltına aldıklarını öğrendi. Samsun’a geri döndü. Çocuğunu annesine teslim ederek polis merkezine gitti. O günlerde işkence vakaları ayyuka çıktığı için hemen bir avukat buldu. Tuttuğu avukat ise eşini savunmaktan çok itirafçı olması için zorladı.

Melek Öğretmen avukatın, “Zaten her şeyi biliyorlar, siz de söyleyin, bir de yalancı duruma düşmeyin, cezanızı artırmayın.” diye telkinde bulunduğunu aktarıyor:

Ben de ifade verdim. Benim ifadem eşime uymadığı için çelişkili olduğunu, benim onlara yardımcı olmadığımı söylediler: Eşiniz yardımcı oldu ama siz yardımcı olmuyorsunuz, devletimizin yanında yer almak istemiyorsunuz.” diye ithamda bulundular.

Mahkemeye çıktık. Bu sırada eşimle birkaç kez konuşma şansım da oldu. O da aynı şekilde kendisi gibi ifade vermemi istedi. Zaten program kullandık, programın içeriği onların elinde dedi. Biz kullanmadık dersek yalancı olduğumuzu düşünecekler dedi. Programın içerisinde ve benim konuşmalarımda zaten kötü ve suça delil teşkil eden bir şey yok. Delil olmadığını öğrenince bizi bırakacaklar o zaman, dedim. Madem öyle, tutuklanmamızı gerektirecek bir şeyse her şey ellerinde zaten. Ben bir şey söylemeyeceğim, dedim.

EŞİMİ BIRAKTILAR BENİ TUTUKLADILAR

Ama ellerinde bir şey yokmuş ki eşimi bıraktılar o mahkemede. Denetimli serbestlik verdiler. Beni tutukladılar. Gittiğimiz cezaevi yeni bitmiş bir cezaeviydi. Yataklar hariç hiçbir şey yoktu. Denizli’de… Harç kalıntıları bile duruyordu. Bir 15 gün bizi bu şekilde barındırdılar. Yemek getiriyorlardı ama kaşık, çatal, bıçak yoktu. Bardak, maşrapa hiçbir şey yoktu. Soruyorduk, elimizle mi yiyeceğiz diye. Neyle yiyeceğiz diye. “Elinizle yiyin, ekmek bandırarak yiyin yemeğinizi” diyorlardı. Çok pisti. Temizlik maddesi yoktu. İstiyorduk, onları dahi vermiyorlardı. Böyle on, on beş gün kadar bir sıkıntı yaşadıktan sonra yavaş yavaş ihtiyacımız olan şeyleri getirmeye başladılar. Zamanla her şey oturacak, ihtiyaçlarımızı karşılayacaklar diye düşündük. O esnada da eski eşim ve babam itirafçı olmam konusunda baskı yapıyorlardı. Ziyarete geliyordu, açık görüş oluyordu, telefonla görüşüyorduk…

ÇOCUK ORTADA KALDI

Çocuk ortada kaldı. Annem çok bakmak istiyor, eşim çalışmak durumunda.

Annem bakmak istiyor ama eşimin psikolojisi o dönemde çok bozuldu, annem çocuğu sahiplendiği için ona öfke beslemeye başladı. “Benim çocuğuma benden daha çok sahip çıkıyor.” diye… çocuğu anneme vermedi. O zamanlar annem bana çok destek oluyordu. Annem de “Oradan çıkmanın yoluna bak” diye konuşuyordu ama ben onunla oturup konuşunca durumu anlıyordu. Tanıdıklar, arkadaşlarım benim gibi insanlar. Benim suçlu, terör örgütü üyesi tanıdığım yok. Ben birinin ismini vereceksem benim gibi insanlar tutuklanacak. Bu şekilde anlatınca annem, “Peki, sen nasıl biliyorsan öyle yap” diye arkamda durdu. Arkamda durduğu için de ona çok öfkelendi. Babam onun gibiydi. “Büyüklerinizi korumayın, suçluları korumayın, sizin yüzünüzden asıl suçlular gizleniyor ve siz onların cezasını çekiyorsunuz, bunu yapmayın, bildiğiniz herkesi söyleyin, zaten sizi çıkarırlar” diye konuşuyordu. Baktım çocuğum orada, ben çocuğumu almak istedim.

İLK MAHKEME BEŞ AY SONRA

Beş ay sonra ilk mahkemeye çıktım. Eşimle birlikte çıktım. Fakat bu sefer onun da ifadesini çok beğenmediler. Bir sürü arkadaşının ve tanıdığının önünde aynı ifadeleri tekrarlayamadı. Daha endişeliydi. İsimlerini, soy isimlerini hatırlamadı. Orada namaz kıldık, sohbet ettik. Kötü bir olaya şahit olmadım dedi. Onlar da onu korumaya başladı. ‘Pişmanlıktan pişman oldu’ diye düşündüler. Hâkim açık açık, “seni birazcık misafir edelim” dedi. “Sen biraz gir içeri” dedi. İfade vermek istedi, “önce vermiştim, aynen tekrarlıyorum” dedi, tekrarladı. “Yok yok, sen kal biraz daha”, dedi hâkim.

Becayiş gibi oldu, onu tutuklayıp beni saldılar. Çocuğum da göz önüne alındı belki. Dört ay kadar da o yattı. Samsun’dan geri taşınmış. O eve gittim. Yerleştim. Yeni bir düzen kurdum.

Babam kendileriyle yaşamamı istiyordu, bizimle yaşarsan yardım ederim, yoksa etmem diyordu.

Yeni bir ev yapıyordu, onun borçları vardı.

Eski eşimin babası benim tutuklandığım gün gelmiş, ondan sonra annesi ve babası hiç arayıp sormadılar.

Benim tutuklu olduğum gün gelmiş.

KENDİ OĞULLARINI HİÇ ZİYARETE GELMEDİLER

Kendi oğullarını da hiç ziyarete gelmedi hem annesi hem babası. Eski eşim de ziyarete gittiğimde diyordu, “Sen şimdi diyorsundur ne biçim bir aile. Çocuklarını ziyaret etmiyorlar…”

“Ama ben anneme dedim ki gelmene gerek yok, ben çıkınca seni ararım” dedi. Doğrudur. Bir şey demiyorum ama bir anne böyle denilse bile çocuğunu ziyarete gelmemezlik etmez normal şartlarda dedim. Egeli bir aile. Çok ilgili bir aile değildi, çocuklarına bağlı değildi. Bunun da ezikliği vardı orada. Kendine dert ediyordu. Senin bir ailen var sana sahip çıkarlar, burada kaldığım zaman bana kim bakacak diyordu.

Ben de benim ailem sahip çıkar diyordum. İtirafçı olmasının bir etkeninin de bu olduğunu söyledi. “Zaten yalan söylemedim, yaptıklarının suç olduğunu düşünmedim ama bildiklerimi ve tanıdıklarımı anlattım” dedi.

Ama bunu suç olarak değerlendiriyorlar, sen namaz kılmak, Kur’an okumak suç değil diyorsun ama onlar bunu örgütsel bir faaliyet olarak değerlendiriyorlar dedim. Onlar da söyleyip çıksınlar, herkes söylese herkes çıkar bana öyle söylediler dedi.

Tamam da bizler kurtulacağız, belli kişiler günah keçisi gibi olmayacak mı dedim. Ama daha çok faaliyete katılan insanlar daha çok yatacaktı.

‘EŞİM FİZİKSEL ŞİDDET UYGULADI’

Bana da çok öfkeliydi. Beynimin yıkanmış olduğunu, at gözlüğü taktığımı, gerçekleri göremediğimi düşünüyordu. Onun gibi konuşup bu süreçten tamamıyla kurtulmamızı istiyordu. Görüşlerine gidiyorum, sürekli bu konuyu açtığı için tartışıyorduk. Kapatmasını istiyorum. Beni çok incitiyordu, kaldıramayacağım cümleler kuruyordu. Ben de bir daha gelmeyeceğimi söylüyordum. Ama çocuğumu göremeyecek miyim, bari onu getir diyordu. Onu götürüyordum, bir kenarda bekliyordum. O, çocukla değil de bu konu ile ilgileniyordu. Ben aslında kararlıydım, içerideyken bana da çok eziyet etmişti. Mesela telefonların dinlendiğini bildiği halde, mektupların görüldüğünü bildiği halde sürekli “Ben senin yüzünden dâhil oldum, senin gibi bir eşim olmasaydı ben bunları yaşamazdım” diyordu. “Bunları yapmasaydım senin bana kızacağını düşündüm” gibi beni suçlu gösteren konuşmalar yapıyordu. “Senin gibi olmadığım için benden soğuyacağını düşündüm. Sen bana dedin” diyordu.

“Sen bildiklerini anlatmazsan ben anlatacaklarımı bilirim” diyerek beni tehdit ediyordu.

O böyle yapınca ayrılmaya karar vermiştim aslında. Tehditlerini artırdı. Bu şekilde olunca annemle beni konuşturmamaya başladı.

Annem, bizi de üzüyor, sana hak veriyoruz demişti. Annem uzun yoldan geliyor, sen git uzakta bekle, dinlemenizi istemiyorum diyordu. Annem de bekliyordu. Annem bir seferinde uzun yoldan gelip hiç konuşamadan gitmişti.

Artık aynı hayatı paylaşmanın anlamı kalmamıştı. Tutuklanmış bir insana bunu yapamayacağımı düşündüm. Düzenli bir şekilde ziyaret ettim. Görüşlerine gittim. İlk önce pişman olduğunu söyledi, burası zormuş, nasıl dayandın, nasıl katlandın dedi. Özür filan diledi, Allah’ım dualarımı kabul ettin dedim.

Bunun hürmetine benimle empati kursun diye dua ediyordum.

Çıkınca da pişman olmuştur, aklı başına gelmiştir diye düşündüm. Deneyelim dedim. Baskı ve şiddete devam etti.

‘ÇOCUĞU YETİMHANEYE VERİRİM’ TEHDİDİ

Beni ikna edemedi. Bir daha tutuklanırsan çocuğumu yetimhaneye veririm dedi. Bir daha çocukla kalırım fikrin olmasın, anneannene de vermem dedi. Kavgalar uzadı. Fiziksel şiddet başladı. Psikolojisi de bozulmuştu. Destek alacağız ama gücümüz buna yetmiyor. Sağlık sigortamız yok. Zor işlerde çalışması gerekiyor. Bizim için çaresiz bir dönemdi. Bu arada tutuklandığımız, geri geldiğimiz şehirde halı yıkama, cam fabrikasına gidiyor. Sınıf öğretmeniydi. Ağır geliyor, maaşını vermiyorlar, hafta sonu bırakmıyorlar. Mesai fazla.

İki gün orada yatacaksın diyor. Maddi ve manevi sıkıntı oluşturuyorlar; ‘terörist’sin, kimse sana iş vermez diye düşünüyorlar. Takıları yapmaya devam ediyorum. Bu şekilde geçiniyoruz.

Beni sevmiyorsun. İtirafçı olduğum için beni sevmiyorsun diyor.

Yaptığından hoşlanmıyorum ama saygı duy, olduğum gibi beni kabul et, bu mevzuyu konuşmayalım dedim. Problemler arttı.

Ayrılma kararı aldım. İstemedi. Darp raporu aldım. Destek alırsa tedavi olursa düzelir dedim. Ama ikna edemedim.

Resmi olarak mahkemede tutuklandığımız ayda, bir yıl sonra boşandık. Mayıs ayında boşandık.

Ondan sonra sürekli “başlayalım” diye ısrar etti, hakaret etti. Engelledim, çocuk konuşmak istiyor. Ama boşandıktan sonra hiç çocuğu görmeye gelmedi.

Son aylarda pişman olduğunu söylüyordu, bunu daha samimi bir şekilde yapıyordu.

Buraya gelmeden önce, ayrılınca ailemin olduğu şehre taşındım. Orada kızımla yeni hayatımıza devam ederken, görev yaptığım yerlerden yeni isimler verildiğini öğrendim.

Mahkemede avukat itirafçılığa ikna edemedi. Kadının kocası mağdur etmiş dedi.

Tedirgin oldum. Korktum. Tekrar mahkememiz olacak diye. Yeni bir hayat çizmek lazım dedim. Ev sahibine durumu söylemiyordum. Koyu partiliydi.

Doktora gideceğim, korkuyorum. Doktor hapiste yattığımı bilir mi? Kreşe vereceğim, mesleğimi soracak diyordum bir yandan da…

Biri erkek, biri kız üç kardeşiz. Babam dışlamıyor ama çok da sahiplenmiyor. Çocuğunu reddeden insanlar biliyoruz. Koyu AKP’li, hâlâ da öyle.

Bizim kandırıldığımızı, ibadet tabakası olduğumuzu düşünüyor.

‘TÜRKİYE’DE TEK BAŞINA YAŞAMAK ZOR’

Ayrılmış bir kadının tek başına yaşaması Türkiye’de sakıncalı! Aileme yakın başka bir ev tuttum.

Kendi ayaklarımın üzerinde durmaya çalıştım. Zor oldu. Yeni bir hayata başlamak istedim, kızımı da alıp gitmek istedim. Ailemin biraz ağzını yokladım. Yunanistan’a giden insanlara terörist gözüyle bakıyorlardı. Eski eşim onunla alakalı zıt olunca köpürüyor, söylemedim. Engeller ihbar eder, diye..

Param olmadığı için Avrupa’ya geçmeyi deneyemedim. Benden önce giden arkadaşlarımla irtibat kurdum. Burada onların sayesinde, onların yardımıyla kalıyorum. Güvendeyim. Atina’da aç ve açıkta kalmayacağımı biliyorum.

Oysa Türkiye’de boya kalemleriyle kapılarımız işaretlenmişti. Güvenlik kamerasından görüyorduk, birlikte oturup kalktığımız, karşılıklı gidip geldiğimiz insanlar kapılara, posta kutularına “gidin buradan”, “defolun” diye yazılar yazıyorlardı. Güvende değildik. Dükkânlar taşlanıyordu.

Mesela ilçe milli eğitim müdürü… Bütün sevmediği öğretmenleri şikâyet etti. Oysa önceki yıllarda cemaatin bütün programlarına ve gezilerine katılan biriydi. Çocuğunun öğretmeniydim, dershaneye FEM’e gönderiyordu.

Küçük bir ilçede 20’den fazla arkadaşın ihracına sebep oldu o müdür.

Oysa burada, Yunanistan’da bir asker, üşümesin diye çocuğuma atkısını veriyor, 80 yaşında bir kadın bize otobüste yer veriyor. Anladım ki burada, buralarda insanın, çocuğun değeri var. Bizi bu halimizle, olduğumuz gibi seviyorlar. Yan komşumuz geçen gün bizim evden öksürük sesi duymuş, bir paket ilaç alıp kapıyı çaldı.

medyabold

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder