Yasin ASLIYANIK
Özgürlüğü Çalınan Aşklar
En çokta öğretmen olmayı yeğlerdi. Küçük yaşlarda kurmaca oyunlarda öğretmen rolünü kimseye kaptırmak istemezdi. Bu meslek Murat’ın kendisi ile paralel yaşayan aşkıydı. O büyüdükçe içinde sevdası da ateş olup büyüyordu; istek yüklü esintilerle. İlk defa tanır olduğu babasının arkadaşları ismini sorarlardı; bu küçük çocuğa. Murat hemen sonrasında sual etmeseler de ” Biliyor musunuz? Ben öğretmen olacağım” derdi. Gururlanarak. Ara sıra da olsa öz sınırlarının ötesinde sorularla şaşırtı verirdi insanları.
En sevdiği Yasemin Hanım: Murat’ın ilkokul öğretmeniydi. Sevecen davranışlarıyla farkında olmaksızın, Murat’ın kalbine mesleğinin tutkudan kıvılcımını bırakmıştı. Dudaklarının saklamayı beceremediği tebessümü, gözlerinde ki ışığın gülüşü, kırmızı rengin elmacık kemiklerinin üstünde sevgi ateşi gibi durması, Yasemin öğretmeni farklı kılan özellikleriydi. Alnını meydanda bırakan siyah kısa saçları zekiliğin ve dominatçılığın temsilcisi gibi dururdu onda. Çenesinde hafifçe belirgin olan ben ise üç noktanın birine benzerdi.
Batıyla doğunun arasında renk değiştirerek gezen zaman sıcağa, soğuğa aldırmadan kimsenin göremediği yere doğru gidiyordu. Zamanın tenindeki çizgiler gözükmediği için yaşı tahminden ibaretti. Muamma bir görünüşü vardı. Fakat o gezdikçe ağzındaki baklaları çıkarır, herşey başkalaşırdı. Bu başkalaşmanın içinde Murat’ta öğretmen lisesi bitirerek, eğitim fakültesinin sınıf öğretmenliğinden mezun olmuştu.
Yeni uğraşına kendine kazandırdığı becerilerle hazır hale geldi. Yuvarlak yüzü, geniş alnı, sık saçlarının dalgası, yine saçlarının kulaklarını saklayan uzunluğu, burnuyla arasına mesafe koyan kalın dudakları, yüzünde tam yayılma imkanı bulamayan köse sakalının traşla belirsizleşen nihai noktaları Murat’ın başvuru fotoğraflarında ışığın sensöre düşürdükleriydi..
Murat’ın Yasemin öğretmene olan vefasını zaman hiç azaltamadı. Karlar arasındaki kardelene benzettiği ellerini fırsat buldukça ziyaretine gider öperdi. Yasemin öğretme’nin en acılı haberi gelene kadar da çiçek götürmeyi ihmal etmedi. Ucu ve sonu belirsiz, ama herkeste bir nihayet noktası bulunan vakit, kucaklayarak götürmüştü, bu kıymet yüklü insanı kimseye sormadan. Limanda ki tahta bir gemiyle. Yasemin öğretmen bir daha dönmemek üzere gitmişti. Arkada kalan gözyaşlarını umursamaz bir tavırla. Zamanı gelen terk ile veda etmişti her şeye.
Nice hatıralar Murat’ın kendini çabucak toparlamasına müsaade etmedi. Artık çiçeklerini, üzerinde yasemin yazan, gelişlerden, gidişlerden dem vuran rakamların işlendiği, beyaz bir mermer taşın önünde diz çökmeden yülselmiş toprağa bırakacaktı. Bilebildiği dualarla. Yakın zaman içinde Murat’ın içindeki sızıltı dingin bir hal alsada ara sıra tüm uzviyetini etkileyecek hareketlenmeler yaşamıyor değildi. Duygularındaki titreşimler, bakışlarındaki mesafeler, gözlerindeki yaşların sürtünmesi, başının sabit yerlerde durması bu hareketlenmelerin işaretçileri olacaktı.
Esrik bir kalkışla gitmişti tahtadan dolabına. Önünde durarak kapağına doğru bakışı, elinden önce ulaşmıştı alacağı kartonlara. Beyazı solmuş, sarımsı kirliliği yakalamış, akçıl ilkokul karnelerini çıkardı dolaptan. Herbirine birer birer baktı. Yasemin öğretmenin imzalarında; öptüğü kardelen ellerini görüyordu. Yine gözlerinin alt köşelerine avuç içinin şişkin yanlarını sürdü.
Tahammülünü emen bu acı, zamanın kanatlarında azda olsa uzaklaştı. İçindeki kabaran derenin yüklü uğultusu biraz olsun sakinleşti.Yavaşça acıdan özleme dönüyordu, hayatına zerk ettiği parçalar. Ama zihninin köşesinde beklettiği, karakterinin alameti gibi duran peymandan vazgeçmedi. Ahdı vardı. Yasemin öğretmen gibi olmaya.
İlk adımını attı bu uzun yola. Özel bir okulda başlayarak mesleğine. Korkuyla karışık heyecanı deveran ediyordu kanında. Çiçeği burnunda bir öğretmendi. Karşısındaki insanların beklentileri hiçte az değildi. Kendine olan güveni omuzlarının öne düşmemesinin dikliğinde saklıydı. Tecrübesi, cesaretinin sermayesi olan aşkı kadar büyük değildi.
Tecrübeli arkadaşlarının biriken öğretilerini de bir kanara itmedi.
Okullar açılmadan velileri tek tek okula davet ederek tanışmaya başladı
Veli:
-Hocam kaç yıldır öğretmenlik yapıyorsunuz?
Karşılaşmak istemediği tek soruydu ama genç duruşu bu sorgulamayı kaçınılmaz yapıyordu.
Murat:
-Herhalde çok genç görünüyorum?
-Evet hocam çok genç görünüyorsunuz.
-Tahmin edin bakalım. Sizce kaç yıllık öğretmenim.
-Hocam olsa olsa üç yıllık…
-Sizi tebrik ediyorum. Yapılan en yakın tahminlerden biriydi.
Dört diyen vardı, beş diyen vardı. Evet üç sıfıra daha yakın bir tahmindi. Neyse ki bir yerlere çarpmadan, zor anĺarı geride bıraktı.
Herşey umduğu gibi gelişti. Öğrenciler ve veliler, bulutların gölgesini süreklediği gibi Murat’ ın peşinden geliyorlardı. Piknikler, çaylar, aile ziyaretleri, yarışmalar, şehir gezileri, hatta ülke gezileri bile yaptılar. Lakabıda şeker öğretmendi. Çünkü yüzünde tebessümü, cebinde şekeri eksik olmazdı. Aynı zaman da sınıf dolabında, masanın üzerindeki yayvan, silindir plastik kapta da her zaman şeker bulmak mümkündü. Öğrencilerini bu şekerlerle ödüllendirirdi. Neden sonra veliler Murat’ın mesleğe başlama yılının sırrını çözseler de artık önemsemiyorlardı.
Murat o yılın yaz aylarından birinde, sıcağın tenleri öpüpte ıslattığı bir zamanda, aynı kurumda çalıştığı ingilizce öğretmeni Sibel’le evlendi. Şimdi bir okuyucu olarak merak edip soracaksınız. Ne zaman tanıştılar? Nasıl oldu? Aşklarını kelimelerle anlatmak çok zormuş diye duydum. Bende kelimeleri bu yolda koşturupta yormak istemedim. Hem neme lazım…Yinede kısa kısa ip uçları vereyim. Kaçışan bakışmalarla başlamış…Ayna önlerinde geçen zamanlar herkesi kuşkulandırıyormuş zaten. Dürtülen gözlere gece kolay uykunun girmemesi, yeni tanıştığı çiçekçi vs. Benden bu kadar. Siz zihninizde nasıl bir nişan
ve düğün yapmak istiyorsanız onuda size bıraktım. Kırk gün kırk gece mi yaparsınız, perşembe başlayıp pazar günü mü bitirirsiniz bilemem. Masraftan kaçınmayın. Hayalinizin gidebildiği yere kadar gidin. Her şeyin ücreti öncesinde varlıklı bir zat tarafından ödendi. İçiniz rahat olsun.
Siz nişanla, düğünle uğraşırken ben de müsaade ederseniz hikayeye devam edeyim. Bu evliliklerinden Murat’la Sibel’in bir buçuk ve beş yaşında iki kız çocukları dünyaya geldi. Lepiska saçlı ilk kızlarının ismi Yasemin’di. Mutluluk bahçelerinin ilk çiçeğinin ismini Murat nereden esinlenmiş olabilir? Tahmin etmişsinizdir. Abonoz saçlı İkinci çiçeğinin ismi ise Açelya idi. Murat eşiyle birlikte çocuklarına örnek olabilmek için davranışlarına çok dikkat ederdi.
Murat’la Sibel’in birbirlerine olan saygısı çevresini kıskandıracak kadar ileri seviyedeydi. Saygının asil duruşu aralarındaki sevgiyi ilk gün kü kadar canlı tutuyordu. Şeytanı kahreden bir canlılıktı bu. Murat’ ın hazırladığı süpriz kahvaltılar, eşinin ihtiyaçlarını hiç ummadığı anda çantasından sihirbaz gibi bir paketten çıkarıp vermesi, kalbindeki sözleri renkli postit kağıtlara dökmesi, ev işlerinde yardımcı olması, hayat için damara enjekte edilen kan gibiydi. Siz hiç eşinizin yediği yiyecekleri, giydiği kıyafetleri şanslı gördünüz mü?
Murat:
-Hayatım elindeki yediğin elma ne kadar şanslı.
Sibel:
-Niçin?
Murat:
-Çünkü dünyanın en güzel insanı onu yiyor.
Yüreğinde ki sevginin alevi, zekasını yakarak olgunlaştırmıştı. Bu mutluluklarına hiçbir zorlu günün kara nokta gibi gelip konmasını istemezdi; Ne yazık ki buna mani olamadı.
On beş Temmuz. Muratların, Sibellerin kalblerinde büyüttükleri her türlü aşkın özgürlüklerinin çalındığı günün başlangıcıydı. Hırsızların çalmak için bilinçli olarak ışıkları kapattığı; kahkahalarla karanlığın köpürmesini bacak, bacak üstüne atarak izledikleri bir gündü. Ülkede ortalık çok karışmıştı. Çöl fırtınası gözlere oturmuş, görebileninde yakan gerçeğe yaklaşamadığı, eni boyu belli olmayan bir sıkıntı; elinde şakırdayan kırbacıyla, sokak sokak geziyordu. Bakışlarda korkunun ve endişenin şekli vardı. Moraller buruşuk, çehrelerde çizgiler büzüşüktü.
Oluklar kederlerin akışına yetersiz kalmıştı. Yalan, iftira kulesinin tepesinde yemin ediyordu. Yemine inanan yığınla ahmak. Kafalarda adem oğlunun cevri. Göğüslerde durdurmayan bir
sızıltı. Sıkıştırıp çömeltiyordu insanı. Ortalıkta sıcak güneşin çekeceği bir yağmur damlası bile yoktu. Kimin camına serpileceği belli olmayan püsküllü belalar ufuklardan kopup gelmeye başlamıştı.
Dik duran dağların bağırlarına ceviz büyüklüğünde dolular vuruyordu. Elmasla kömürü ayırmak için kader yoldaki fırtınaları toplamış geliyordu. Olmak, oluşmak, doğmak iniltilerin tanışmak istemediği kavramlardı. İstifleşen musibetleri taşımaya gücü kalmayan kambur zamanın saniyesi asır gibi geçiyordu. Bu felaketlerden Murat’la Sibel’de kaçamadı.
Murat’la Sibel’in çalışma izinleri iptal edilerek, çalıştıkları kurumun kapısına hain kilit vuruldu. İzinlerinin iptal olmasıyla bundan böyle hiçbir kurumda öğretmenlik yapamayacaklardı. Yasemin öğretmenin emaneti meslek aşkının özgürlüğü işte böyle çalındı.
Murat’la Sibel uzun süre iş aradılar. Barındıkları sıcak ve huzurlu yuvanın kirası ekonomik olarak zorluyordu onları. Murat bir kuruyemiş dükkanında askeri ücret karşılığında çalışabileceği bir iş buldu. Bu iş yeri sıradan olmayan çeşitli ürünlerin satıldığı, sahibi için avantajlı bir yerdi. Taze kahve, lokum,çikolota ve şeker çeşitlerinin de satıldığı temiz bir mekandı. Murat bu farklı ürünlerden şekerleri gördüğü zaman gönül üzgünlüğünün hüzün verici görüntüsünden kurtulamıyordu. Onun için şeker demek okuldu, öğrenciydi, zildi, teneffüstü, bahçede cıvıltıydı, soruların doğru cevabıydı, kitap okumaktı, güzel ve doğru davranıştı…
Bu aralık Sibel de eşlerin çalıştığı bir ailede; bayanın yatalak olan hasta annesine bakıyordu. Uzun zamandır başka bir işte bulamamıştı zaten. Yüklendikleri bu sıkıntıları isyan etmeden taşımaya çalışıyorlardı.
Okuyucu olarak aklınıza şöyle bir soru gelebilir. Murat’ı çok seven bu veliler nerede? Hiç arayan soran yok mu? Maalesef korkularından kaplumbağa gibi çoğu kafasını kabuğuna çekmişti. Normal günler de övgüler istifleyen veliler, böyle zor günlerde saklanbaç oynamayı tercih ettiler. Şimşek aydınlatmayınca karanlıkta yüzler belli olmuyordu; az da olsa bir elin parmak sayısını geçmeyecek kadar Hayriye Hanım’ lar da yok değildi.
Hayriye Hanım kızının öğretmeni Murat’ı çok severdi. Kırk beş yaşlarında, siyah saçları omuzuna dökülmüş, iri siyah gözleri olan, ön kesici dişlerinin duruşu geride kalan dişleriyle uyum sağlayamamış, kalın kaşları ne kavisli nede tam düz, oval bir yüze sahip olan konuşkan, aktif bir bayandı. Çantası ile ayakkabısı ve kemeri, kolyesi ile yüzük ve küpeleri uyum içinde olurdu. Bir gün şehrin en işlek caddesi olan; konser kalabalıklarını andıran İskele sokağında gezerken, uzaktan gördüğü insanın Murat öğretmen olduğuna inanamadı. Dükkanın ayak trafiğinin yüksek olduğu caddeye bakan tarafinda, kuruyemiş vitrin dolabının arkasında çok sevdiği insan; Murat öğretmen duruyordu. Elinde parlak metalden şasulası, müşterinin istediği miktarda yuvarlak şekilli yemişleri , üzerinde marka yazılı kağıt torbaya koyup veriyordu. Epeyce bir zaman uzaktan, dolan gözleriyle onu izledi. Yoğunluğa dayanamayan gözlerinden sular bir anda taşmaya başladı. Hiçte aldırmadı yanından geçenlerin bakışına. Murat’ın yüzünde o eski tebessümü göremedi. Hayriye Hanım Murat’ın üzüleceğini düşünerek yanına gitmedi. Yüzünün rengi atmış, deveran eden kan çehresine uğramadan gidiyordu. Buruşan yüzündeki çizgiler kalınlaşmış, çarşıyı terk ederek evine gitti. Kendi kendine söyleniyordu. “Yazıklar olsun bize, korkumuzu yenip te şu insanlara sahip çıkamadık” diye..
Hayriye Hanım o gece sabaha kadar uyumadı.Vicdanı ışıktan uzak kuytuların karartısını taşıyordu. Ertesi gün güneşin kızıllığını da çekerek günü sonlandırdığı vakit Murat’ın kıskanılan sıcak yuvasının kapısını çaldı.
Murat’la Sibel Hayriye Hanım’ın gelmesine çok mutlu oldular. Uzun zamandır evlerinde farklı bir sima görmemişlerdi. Hayriye Hanım o kadar çok ağladı ki gören bedeninde su kaldımı diye kuşkuya düşebilirdi. Sonunda kendini toparladı, kendinden gelen tüm sesler dinginlik buldu. Eski günleri yad ettiler. Bir ara sordu:
Hayriye Hanım:
– Fatma, Hatice, Zeynep uğradılar mı size?
Murat başını aşağı eğerek birşey demedi. Bunlar Murat öğretmeni çok seven öğrenci velileriydi. Sonra başını kaldırıp onlara destek çıktı.
– Onlar da haklı zor bir dönem.
Hayriye Hanım:
– Hiçte öyle değil. Herkesin küçükte olsa yapabileceği birşeyler var. Evhamlarımızın tüm canavarları sanki bizi takip ediyor gibi korkudan geri duruyoruz. Siz bizim çocuklarımız için her riski göze aldınız ama biz…
Biraz dertleştikten sonra çantasından çıkardığı, içine para koyduğu zarfı Sibel’e vermek istedi. Sibel’de, Murat’ta biz çalışıyoruz, iş bulamayan öğretmen arkadaşlarımız var onlara verseniz diyerek almak istemediler.
Hayriye Hanım kalın kaşlarını çatarak yaptığı sert çıkışla zarfı kabul ettirdi. O günden sonra ara ara uğrayıp hallerini sormayı ihmal etmedi. Hem diğer gelişlerinde kızını da yanında getirdi. Kızı hala Murat öğretmeni gördüğü zaman o kadar çok mutlu oluyordu ki. Murat’ında eski tebessümü kuş gibi gelip dudaklarına konuyordu. Tebessüm kuşlarının kanatları hukuk darbeleriyle kırılsada…
Ülkenin büyük binalarında ki yöneticilerin hukukla olan problemleri bitmiyordu. Yargıya yaptıkları acımasız baskılar savcı ve hakimleri adaleti düşünemez hale getirdi. Hukuk adamlarıyla adaletin ilişkisi, çalmanın yanlış olduğunu anlatan hırsızların kelimeleri kadardı. İçi boş dosyalarla yaklaşık elli bin insan tutuklandı. Bu sayı her geçen gün artmaya hızlıca devam ediyordu. Tutuklayan niçin tutukladığını, tutuklanan niçin tutuklandığını bilmiyordu. İşte ‘t’ harfiyle oynanan bu oyuna bir sabah erken saatte gelen polisler Murat’ıda dahil ettiler. Evin her tarafını karıştıran polisler çıkardıkları seslerle beş yaşındaki Yasemini de uyandırdılar. Murat’ı gözaltına almak için polisler kelepçeyi şeker adamın bileklerine geçirdiler.Yasemin takılan kelepçeye, Murat’ta canım dediği kızının lepiska saçlarına bakıyordu. O günden sonra Yasemin’in yüzündeki mutluluk, babasının gidişiyle kayboldu. ” Anne babamı niçin serbest bırakmıyorlar” diyerek ağladığı günlerin sayısı az değildi.
Kızının ümidi, esrik bir yalazın yavaş yavaş sönmesi gibi çekilmişti üzerinden. Bugünlerde hiçbir şey sormadığı gibi babasınıda sormuyordu. Halbuki Murat, Yasemin öğretmen gibi hep gülsün diye kızına bu ismi vermişti. Yasemin zaman zaman annesine görünmeden babasının salonda, konsolun üzerinde duran, siyah beyaz çerçeveli fotoğrafına bakarak; dudaklarındaki buseyi dikdörtgenin soğuk camına buharlaştırarak bırakıyordu. Bir gün annesi görene kadar…
Kaynak: Mağduriyetler http://magduriyetler.com/2019/03/19/ozgurlugu-calinan-asklar/
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder