Ülkemi çok seviyordum. Ülkemde çok güzel hizmetleri duyuyor, ülkemin adının dünyada duyulmasından mutlu oluyordum. Türkçe olimpiyatları gibi organizasyonlara şahit oldukça ülkemiz adına gurur duyuyordum. Gelecekte dünyada sevginin ve kardeşliğin oluşmasına zemin oluştuğunu hissettiğim için, buna vesile olan insanlara saygı duyuyor, gariban bir işçi olarak gönül ve dua desteği veriyordum. Televizyon ekranlarında göz yaşlarıyla seyrediyordum, ülkemizin başındaki idareciler bu hizmetleri yapanları alkışlıyor, maddi ve manevi desteklerini belirtiyor, ilan ediyorlardı.
Herkes çocuklarını bu güzel insanların kurumlarına vermeye çalışıyordu. Ben de çocuklarımı bu kurumlarda, dershane ve okullarda okuturum diye hayal kurardım ama imkanım yoktu. Ancak bu güzelliklere imanım vardı. Çevremdeki herkes gönül verdiğimi bildiği için bana ‘Senin tanıdığın vardır, bizim kızı veya oğlanı da dershaneye, okula göndersek’ der, her gün kapımızı bir şekilde çalarlardı.
Tv’ lerde 17 Aralık 2013’de yolsuzlukla ilgili haberler duyulmaya başlandı. Ülkenin idarecileri yolsuzluğa bulaşmışlardı. Bakanlar, bakan çocukları, ayakkabı kutuları, milyon
larca dolar para, ortalık toz duman. Yolsuzluğu ve hırsızlığı kim yaparsa yapsın suç olmalı değil miydi? Ama onlar tam tersi ‘Biz devleti yönetiyoruz, bizim yaptıklarımızı görmemelisiniz’ demeye çalışıyordu. İşçi aklımla düşünüyordum; köylü amcanın oğlu tavuk çaldı diye 3 yıl ceza alırken, bakanın oğlunun yaptığı cezasız mı kalmalıydı. Bu ülkede hak ve hukuk diyen insanlar yetişmişti. Bunlar vazifelerini yapmalıydılar. Meğer Anadolu’nun fakir çocukları okumuş, Allah korkusu ile devlet kademelerinde memur olmuş. Yanlışa yanlış demişler, babaları da olsa yolsuzluğa, hırsızlığa vicdanları el vermediği için geçit vermemişlerdi. Ama tilkiler kümese bekçi olunca, kendilerinin yolsuzluğuna kılıf bulma, hırsızlığı örtme adına ellerinden ne geldiyse yapmışlardı.
Tarihin en utanç verici soykırımına başladıkları belliydi. Düne kadar alkış tuttukları, çocuklarını torpille rica minnet gönderdikleri dershaneleri ve kurumları kapatmak için algı oluşturmalar, karalamalar, iftiralar bir birini takip ediyordu. Ama toplum pek inanmıyordu. Toplumun her kesimini algıyla aldatmak için plan ve proje üretiliyordu. Bu güzel insanlık hizmetinin önünü kesmeye karar verdikleri belli oldu. Ama ne yapacakları belli değildi. Ta ki 15 temmuz gece tiyatrosuna kadar. Ben okumamış bir işçi olmama rağmen darbenin hikaye olduğunu Tv seyrederken aciz aklımla anladım. Ama elimden bir şey gelmezdi. Hedef masum insanlar ve Anadolu’nun fakir çocuklarıydı. Tv’ ye çıkan kocaman adamlar olayı dünyanın en seçkin insanlarının üzerine yıkmak için her yerde iftira haberleri servis ettiler. Toplumu sağ-sol, müslüman-kafir diye ayrıştırıp bu güzel ve masum insanlara karşı düşman ettiler.
Binlerce insan bir gecede ihraç edildi. Bu insanların evlerine operasyon düzenleniyordu. Çevremizde pervane olanlar, bize selam vermemeye başladılar. En yakınlarımız siz de teröristsiniz deyip damgalamaya, mahalle baskısına başladılar. Keşke karınca misali elimden bir şey gelse de bu insanlara gerçekleri anlatıp yardımcı olabilseydim.
Pardon hukuksuzluğu başlıyordu…
Bir sabah, işe erken gittiğim bir gün, seher vakti saat 06.00′ da polisler silahlarla evimi bastılar. Eşim de işe gitmek için kapıdan çıkacağı sırada eşime beni sormuşlar. O da işe gittiğimi ve kendisinin de işe gideceğini söylemiş. Polisler de ‘Beyini telefonla ara, hemen gelsin’ demişler. Eşim nedenini sorduğunda da, ‘Bylock’ demişler.
Eşim de ‘O kim ki? Bizim evde öyle birisi yok’ demiş. Onlar da ısrar ederek ‘Ara bacım işte teröristmiş eşin’ demişler. Eşim beni aradı ve eve gelinceye kadar evin altını üstüne getirmişler ama bir şey bulamamışlar. Ne aradılarsa hâlâ bilmiyorum. Ben eve gelir gelmez hemen elime kelepçe taktılar, ‘Hayırdır’ demeye fırsat bulamadan araca bindirdiler.
Gözaltında kaldığımız günler herkesçe mâlum. Koyun sürüsü gibi bir sürü insan. Kimi memur, kimi işçi, kimi polis, herkes neden orada olduğunu bile bilmiyordu. ‘Suçumuz ne?’ Kimse suçunu bilmiyordu. Tek tek herkesi sorguya alıyorlardı. Sıra bana geldi ve bir odaya aldılar. 3 veya 4 tane sivil polis tepemde dikildiler. Bir çok isim sordular ama hiçbirini tanımıyordum. Sonra ‘Sen bylock kullanmışsın, bu örgüte üye imişsin’ dediler. Sanki başımdan aşağı kaynar sular döküldü gibi hissettim. Ben de ‘Ne örgütü, ne bylock’u?’ dedim. Şifreli olarak örgütle haberleşmişsin deyip daha da üzerime geldiler. ‘Örgütten bize isim ver, yapı hakkında bilgi ver seni serbest bırakalım’ dediler. Ben de ‘Ben falan yerde işçi bir insanım. Sizin dediklerinizden bir şey anlamadım. Benim hiç bir kötü kimseyle işim olmaz. Telefonda da yasal olmayan bir program yok’ dedim. Gerçekten de bende bylock yoktu. Sonra ‘Sen konuşmuyorsun, seni adliyeye sevk ediyoruz’ dediler. Bir gün sonra adliyeye çıktık. Savcı dosyaya baktı ve ‘Tutukluluğuna’ dedi. Ben ‘Suçum ne?’ dedim? Savcı ‘Daha ne suçu işleyeceksin terör örgütü üyesisin’ dedi. Hapiste tam 80 gün esir kaldım. Rabbim oradaki tüm arkadaşlara hürriyet lütfetsin.
80 gün sonra ilk mahkemede ‘Pardon, sende bylock yok, sen terörist değilmişsin.’ deyip beraat verdiler. Bu nasıl bir hukuk ve adalet? Benim ve ailemin 80 günde yaşadıkları ne olacak. Ama bir gerçek var; burası Türkiye, menfaatlerin insanlığın önüne geçtiği bir ülke. Pardon diyerek 80 günde 8-10 yıllık ıstırap yaşattılar.
Kaynak: Mağduriyetler http://magduriyetler.com/2019/01/24/bylock-mu-bizim-evde-oyle-biri-yok/
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder